Duygusal gerçeklik, hikâye anlatıcılarının tarih boyunca anlattıklarını karşı tarafa hissettirmelerini sağlayan yol olmuş. En basit haliyle; ortak insani duyguları anlatmak, hissettiklerini ifade etmek, hissettiklerinin anlattığın kişide anlam bulduğunu görmek ve buradan bir hikâyeye uzanan yol. Çağlar boyunca, insanlar hikâye anlatıcılarının anlattıkları ile bu ortak duygular sayesinde bağ kurmuş. Raskolnikov, Alice, Chihiro veya Alaaddin. Tüm bu karakterlerin ortak noktası; hikâyeleriyle farklı farklı insanların bağ kurması, farklı insanlara kendi duygularının anlatıldığını hissettirmeleri.
Bir duyguyu doğru anlatmanın, okuyucunun hikayeyle bağ kurmasını sağlayacağını biliyordum ancak bunu zihnimde hiç bir şemaya oturtmamıştım. Üniversitede aldığım senaryo yazım dersinde hocamızın söylediği bir cümle ise duygusal gerçeklik kavramının bende anlam bulmasını sağladı: “En iyi kendi deneyimlediğiniz duyguyu anlatırsınız ve karşı tarafa geçirirsiniz.”
Yani, insan aslında bütün duyguları yaşayabiliyor; üzülüyor, seviyor, mutlu oluyor veya sinirleniyor. Ama eğer bir duyguyu anlamlandırdıysa, bu duygu anlattığı kişide de bir anlam kazanıyor, hikaye bir anda insanların kendisini bulduğu bir dünyaya dönüşüyor.
Hatta hocamız şöyle söylerdi; “Dünyadaki hikayelerin sayısı beş on tanedir ama duygular insanların sayısı kadar sınırsızdır.” Bu da, olay ne kadar basit görünürse görünsün sizin yaşadığınız duyguyu, sizin yaşadığınız şekliyle özel kılıyor. Anlattığınız hikayede, her karakterinizin özgün duyguları olacağını bilirseniz, bu onları daha gerçekçi ve insan yapıyor. Kısaca, anlattığınız duygu ne kadar gerçekse karşı tarafta da o derece anlam buluyor.
Bu bakış açısı, insanın duygularını çok iyi anladığını düşündüğüm bir film ustasının hikayelerini bana hatırlatıyor. Bu film ustası, birçok kişinin başyapıtı sayılabilecek Ruhların Kaçışı (Sen to Chihiro no kamikakushi) ile tanıdığı animatör, yazar ve yönetmen; Hayao Miyazaki.

Miyazaki’yi ve ilham veren hikâyelerini anlatmaya bir belgeselden kendi sözleriyle başlamak istiyorum:
“Bir animatörü çizim yaparken izlerseniz, eğer sinirli bir karakter çiziyorsa kendi yüz ifadesinin de öyle olduğunu, mutlu veya üzgün çiziyorsa da yine yüz ifadesinin aynı şekilde değiştiğini fark edersiniz.”
Miyazaki’nin de ifade ettiği gibi, insanın doğasında bağ kurmak, anlattığı, dinlediği duyguları hissetmek var. Türkçe söylemiyle “insan” kelimesi de Arapça bağ kurmak anlamına gelen “ünsiyet” ile aynı kökten geliyor. İnsanı insan yapan en temel özelliklerinden biri bağ kurmak. Ve Miyazaki’nin örneğinde olduğu gibi insan temel duygular ile anında bağ kuruyor, bu hayali bir karakter de olsa anlattığı karakterin hislerine bürünüyor. Miyazaki filmlerinde de bu duygusal gerçekliği çok yakından hissediyor, karakterleriyle bağ kuruyor, yaşadıklarını kendi dünyamızda anlamlandırıyoruz. Karakterlerin yaşadıklarını derinden hissedebiliyor, filmlerini izlerken kendi duygu dünyamızdan bir parçanın yansımasını görebiliyoruz. Miyazaki’yi bu konuda bu derece başarılı kılan, insanı çok iyi tanımış, çok fazla gözlemlemiş ve insanın ruhu, kalbi üzerine çokça düşünmüş olması. Filmlerinde de bize kalbi, kalbin bu derinliğini yansıtıyor.
Miyazaki’nin insanı ne kadar iyi tanıdığını görmek için filmlerindeki karakterlerin yolculuğunu gözlemleyebiliriz. Miyazaki filmlerinde başrol karakterinin müthiş başarı hikâyesini izlemezsiniz, aksine kendi ihtiyaçlarına uygun olmayan bir dünyada nasıl olgunlaştığını görürsünüz. İlla ki filmlerinde ana karakterin düştüğü, zayıflığının ortada olduğu bir sahne vardır ve hikaye bu karakterin kazandığı büyük başarıyla bitmez. Daha özel bir şekilde yaşadığı, hissettiği, anlamlandırdığı duyguyla biter. Ve siz de bu duyguyu, olgunlaşmayı o karakterle birlikte deneyimlersiniz; filmin sahneleriyle, karakterlerin davranışlarıyla hikâyede kendinizden bir parça görürsünüz. Karakter, size uzak ve ulaşılamaz güçlere sahip bir süper kahraman ya da ne yaparsa yapsın hikâyenin sonunda müthiş başarılara ulaşan biri değildir, hepimiz gibi hata yapabilen ve zayıf düşebilen bir insandır.
Bu duygusal gerçekliği, filminden bir sahnesini inceleyerek daha da canlı hale getirebiliriz. Bir hafta sonu ailecek Miyazaki’nin en sevilen eserlerinden, babamın da favorisi 1988 yapımı Komşum Totoro’yu (Tonari no Totoro) izliyorduk. Filmin bir sahnesinde Kanta bisikletle yavaş yavaş ilerliyordu. Sahnede benim dikkatimi çeken bir durum olmadı ama babam bir anda “Aa, biz de küçükken bisikleti öyle sürerdik.” dedi. Tabii ben anlamadım. Filmi biraz geri alıp durdurunca 10 yaşlarındaki Kanta’nın bir yetişkin bisikleti sürdüğünü fark ettim. Bisikletin koltuğu yukarıda olduğu ve aradaki demir de bacaklarının ulaşmasına izin vermediği için bisiklete tam binememişti. Onun yerine bisikletin yanında duruyor, pedalı bir ileri bir geri yaparak ilerliyordu. Ben de babama bisikleti neden böyle sürdüklerini sordum. Babam o zamanlar çok fazla çocuk bisikleti olmadığını ve yetişkin bisikletlerini sürmek için böyle bir yöntem bulduklarını söyledi. Miyazaki çocukların yetişkin bisikletlerine kendi yöntemleriyle bindiğini gözlemlemiş ve en ince detaylarıyla bunu hikayesine yansıtmış. Sonuçta bir animasyon filmi yapıyor, çok rahat bir çocuk bisikleti çizebilirdi. Ama onun yerine izleyicilerde tatlı bir gülümseme oluşturan ve karakterle bağ kurmalarını sağlayan gerçekliği koymuş filme. Duygusal gerçeklik tam da bu; büyük bir incelik ve gözlemle hazırlanmış, insanların içinde kendini bulabildiği bir hikâye.
Bu olay bana bir kez daha Miyazaki’nin insanı anlamak için nasıl yıllarını verdiğini, her küçük anı ve hareketi ne kadar büyük bir özen ve incelikle gözlemlediğini gösterdi.
Hayata anlamını veren bu küçük anlar Miyazaki’nin hikâyelerinin ve hayatının her yerinde karşımıza çıkıyor. Miyazaki, her hikâyesini birbirinden özel kılan bu detayı Japonca boşluk anlamına gelen “Ma” kelimesiyle anlatıyor. “Ma” kelimesini bir alkışta iki elin birbirine çarpması anına kadar gerçekleşen zaman olarak tanımlıyor ve açıklıyor:
“Nefes almaya hiç alan bırakmadan sürekli aksiyonla akan bir hikaye yalnızca hareketten ibaret anlamsız bir akış olur. Ama eğer bir “an”a odaklanırsak, filmdeki heyecanın artışının daha büyük bir evren ile bütünleşmesine olanak sağlamış oluruz.”
“Ma” Bir alkışta iki elin birbirine çarpması anına kadar gerçekleşen zaman.
Miyazaki, filmlerinde izleyicilerine nefes almaları, hikâyeyi içlerinde anlamlandırmaları ve bu küçük anlarda karakterlerle bağ kurmaları için boşluklar bırakıyor. Bu boşluk anlarında filmin kurgusunu etkileyen büyük olaylar olmuyor ancak izleyici karakterlerle bağ kuruyor, onların hayatından bir anı en sakin haliyle onlarla birlikte yaşıyor. Ve filmlerinde aksiyon sahnelerinden hemen önce olan bu boşluk anları bizde bağ kurduğumuz karakterlere ne olacağı ile ilgili derin bir merak uyandırıyor. Bir karakterin yemek yapması ve yemesi, her sahnesini gördüğümüz evrende bir yerden bir yere gitmesi, çiçeklerin arasında uzanması hepsi hayata anlamını veren küçük anlar. Ve bu anların her birinin içerisinde karakterin bir diğer karakterle kurduğu bağı, ona verdiği değeri, içselleştirdiği duyguyu onunla beraber yaşıyoruz. Gerçek hayatta yaşadığımız gibi; sevdiğimiz biriyle yemek yerken, muhabbet ederken bulduğumuz anlam, huzur Miyazaki’nin karakterlerini insan yapan en temel özellik. Hatalarıyla ve küçük anlarla, etrafındaki her varlığa verdiği değerle güzelleşen insan.

