Bazı yolculuklar bir bilet alınca başlamaz.
Yıllar önce bir ders sırasında, bir kitabın sayfalarında, bir filmin sahnelerinde başlar. Zihninizde büyür, hayalinizde şekillenir ve siz fark etmeden hayatınızın bir köşesinde kendine yer edinir.
Benim İtalya hikâyem de böyle başladı.
Henüz 20’li yaşlarımın başındayken, Sanat Tarihi dersi sayesinde tanımıştım İtalya’yı. Ardından Dan Brown’ın Melekler ve Şeytanlar kitabı geldi. Roma’nın meydanları, kiliseleri, heykelleri ve taş duvarları artık yalnızca birer tarih konusu değil, zihnimde yaşayan bir dünyanın parçalarıydı.
Ve yıllar sonra, 12 Mayıs 2025’te, 25 yıldır hayalini kurduğum ülkenin sokaklarında buldum kendimi.
Taşların anlattığı şehir
İlk kez geldiğim İtalya’da, Roma’nın tarih kokan sokaklarında yürüyordum.
İlk durağım olan Kolezyum ’un karşısında büyülenmemek elde değil. Devasa, görkemli ve bir o kadar hüzünlü. O taş duvarların arasında sadece dövüşler değil, insanlık tarihinin karanlık yüzü de saklı. Yıkılmış ama dimdik ayakta; zamana meydan okurcasına.
Oradan yürüyerek Roma Forumu’na geçtim. Parçalanmış sütunlar arasında zar zor ayakta kalmış kemerler, yıkıntılar arasında tarih adım adım ilerliyordu. Her taşın altında başka bir hikâye…
Roma’yı keşfetmenin heyecanıyla İspanyol Merdivenleri ’ne doğru yürüdüm. Kalabalık, sıcak, canlı… Zamanın ötesinde bir zarafetle fısıldıyor “Kimler geldi hayatımdan kimler geçti”
Akşama doğru Aşıklar Çeşmesi —Fontana di Trevi’ye— yürüdüm. Onca filme sahne olmuş bu çeşmenin masalsı büyüsüne kapılmamak elde değil.
Ve son durak: Halk Meydanı – Piazza del Popolo. Meydanın kenarına oturdum, yüzümü karşımdaki enfes binalara döndüm. Kadın sokak şarkıcısının kadife sesine bıraktım kendimi. Sözlerini anlamıyordum belki ama müziğin ritminde Roma’yı dinliyordum; sade, zarif, ağırbaşlı.
Roma’nın kalabalığından uzak bir nefes
Yeni günde rotamız Nemi Gölü, Alban Tepeleri’nin kalbinde yer alan küçük bir volkanik göl. Nemi kasabası, göl manzaralı kafeleri, tatlıları, Türk TV kanalı izleyen sıcacık insanları ve huzurlu atmosferiyle başımı döndürdü. Enfes manzarası, bozulmamış tarihi dokusu ve çilekli turtası ile tatilimin en keyifli rotası oldu.
Bu şirince kasaban ayaklarım geri giderek ayrılırken yolumuzun Pantheon ve Vatikan ile devam edecek olması tekrar heyecanımı artırdı
Tiber Nehri’ne doğru yola düşünce içime de bir sızı düştü. Cem Sultan!
Tiber Nehri’nin kıyısında yükselen Sant’Angelo (Melekler) Kalesi, zamanın ve kaderin izlerini taşıyan sessiz tanık. Bu taş duvarların en dokunaklı hikâyesi, Fatih Sultan Mehmet Han’ın oğlu Cem Sultan’ın esir tutulduğu kale olması. Gezi boyunca muazzam konumu ve manzarası ile içimi burkan tek yer burası oldu.
Bir şehrin sustuğu an
Pompeii; taş sokaklarında hayatın kaynadığı, eğlencenin, şehvetin, dünya nimetlerinin sınır tanımadığı şehir. Altınla bezenmiş duvarlarda tanrı adına şaraplarını içip, şehveti ibadet sayanların yaşadığı şehir. Dünya onların cennetiydi. Zenginlikleri, sanatları, putlarıyla kendilerini ebedi sandılar. Ta ki Vezüv yanardağı harekete geçinceye kadar. İlk sarsıntıyı ciddiye almadılar. İkinci sarsıntı tedirgin etti telaşla fırladılar yerlerinden. Üçüncü ile hemen yanı başlarındaki gemilerine koştular ancak nafile. Dev dalgalar arasında yakaladı onları Vezüv’ün cehennemi!
Oldukları yerde taşlaştı her şey. Korku çığlıklılarının derin bir sessizliğe buz kestiği şehir…
Hayatın kendisi
Napoli, gezdiğim diğer şehirlere kıyasla daha sıradan, sokaklarında çocukların oynadığı, kadınların evlerin önünde oturduğu, çamaşırların asıldığı, sesli, gürültülü daha yaşayan bir şehir. Napoli, Vezüv’ün gölgesinde, göründüğünden çok daha derin bir şehir. Kimi zaman karmaşık, kimi zaman sarsıcı…
Ama her hâliyle gerçek.
Bir nefeslik zaman
Orvieto. Fenikülerle yukarı çıkarken başka bir dünyaya geçtiğimi hissediyor gibiydim. Sessiz, sakin, sanki yüzyıllardır orada öylece duran bir tablo gibiydi Orvieto. Taş evler, çiçekli balkonlar, dar sokaklar… Ama hepsinden öte o ferahlık, o nefes alan yeşillik, kuş cıvıltıları. Orvieto bir tür hazırlık gibiydi. Büyük şehirlerin, dev katedrallerin, tarihi meydanların öncesinde gelen bir “nefes alma” hali.

Şehrin şiire dönüştüğü yer
Floransa. Bir yanı; boya kalemleri ile boyanmış. Pastel, naif, zarif bir kartpostal gibi gökyüzüne uzanan büyülü yapılar. Derinlik algınızı kaybedildiği, elini uzattığınızda dokunacağınız bir tablo gibi. Diğer yandan hiçbir detayın atlanmadığı tüm hatların ve kıvrımların ustalıkla verildiği heykeller. Her sokağı size göz kırpan genç kız edasıyla saklı bir güzellik. Başınızı çevirip geçemiyorsunuz, bu büyülü güzelliğin cazibesine karşı koyamadan peşinden sürükleniyorsunuz. Tamam, bundan daha güzeli olamaz derken nefes kesen yeni bir eserle sizi şaşırtmaya devam ediyor. Şehir değil bir şiir… İçinden bir dize seç desen, tereddütsüz Santa Maria del Fiore derim. O katedralin karşısında büyülenmemek elde değil. Dünyadan uzak cennetten bir kesit adeta.
Duomo Meydanı’nda Santa Maria del Fiore’nin heybetini sindirmeye çalışırken gözünüze “Cennet Kapısı” tüm ihtişamıyla çarpıyor. Kutsal kitaplarda yer alan kıssalar hikâyeler burada can bulmuş. Hz. Adem, Hz. İbrahim, Hz. İsmail, Hz Nuh (AS) hepsinin hikayeleri resmedilmiş. Her karede bir hayat var. Her kıvrımda bir zaman.
Mavinin kıyısında bir masal
Anlatmaya nerden başlayacağımı bilemediğim fotoğrafların içinden çıkamadığım, benim gibi deniz, doğa ve tarih aşığı biri için benzeri az bulunur, yasemin kokulu köy. Portofino küçücük, alçakgönüllü ama tarifsiz bir zarafetle donanmış…
Çizim mimarlığının ilk örneklerinden olan renkli evlerin limana doğru gülümseyerek dizildiği, her sokağın bir fırça darbesiyle özenle yerleştirildiği bir kasaba. Portofino’ya yaklaştıkça deniz, bir tabloya dönüşüyor. Zeytin ağaçları ve çamlar, yeşilin en sakin tonlarıyla maviye eşlik ediyor. Deniz berraklığıyla derin bir huzura davet ediyor insanı. Ve burada zaman, yavaş, sakin, telaşsız akıyor. Daracık sokaklarda Castello Brown kalesine doğru yürürken her köşe başında yeni bir hikâyeye rastlıyor, yeni dostlarınızla yeni hikâyeler yazıyorsunuz aynı zamanda. Bazen eski bir kapının tokmağında, bazen San Giorgion kilisesinin arka bahçesindeki ilginç çiçekli mezarlıklarında bazen kırmızı saksıların içindeki sardunyaların gülümseyişinde. Renkler öyle canlı, öyle hayatta ki sizi fütursuzca içine alıyor.
Eğik bir kule, düz olmayan bir hikâye
Ve ünlü Pisa Kulesindeyiz. Sade hatta varoş sayılabilecek sokaklardan geçerek gene bize dedirten bir meydana açıldı yolumuz; Piazza dei Miracoli (Mucizeler Meydanı) Kule, hemen yanında yer alan Pisa Katedrali ve Vaftizhane mimarisiyle büyüleyici. Vakti zamanında Vatikan’ı etkilemek için yapılmış eserlerden biri olan Kule, orijinal inşaatında temel kayması nedeniyle eğilmeye başlamış ve bu kayma yapımı bitinceye kadar devam etmiş. Bilinenin aksine mimarlık fakültelerinde olumsuz örnek olarak gösterilmiş.
Gündelik hayatın içindeki estetik
Tatilimizin sonlarına doğru gelirken; Ortaçağdan beri geçiş güzergahı üzerinde bulunan ve hala bu özelliğini koruyan Bologna’dayız. Bologna sıcak, samimi ve dünyanın birçok yerinden öğrencilerin heyecanıyla hareketlenen sevimli kızıl bir şehir.
Bu kadar çeşitliliğe ve genç nüfusa rağmen tüm kimliğini koruyan şehir zaman algınızı değiştiriyor. Ortaçağ da bir meydanda yürürken her an önünüze bir aziz bir keşiş çıkacakmış hissi uyandırıyor. Geçiş güzergâhında olması hasebiyle ortaçağdan kalma pazar kültürünü hâlâ yaşatmakta. Şehre girerken sizi karşılayan pazar kuleleri bunun en önemli kanıtı. Ama Bologna’yı asıl Bologna yapan, portikoları. Şehirde hemen her binanın önünde bizim Revak olarak adlandırdığımız kemerli geçitler (portico) bulunuyor. Bu yapılar, şehri hem estetik hem işlevsel kılıyor.
Kaybolmaya izin veren şehir
Vaporetto iskelesinde suya ilk kez baktığınızda başlar Venedik serüveni.
Burada yollar su, sokaklar su. Arabaların yerini tekneler, sirenlerin yerini gondol küreklerinin sesi almıştır. Venedik’te gerçeklik algınız biraz değişir. San Marco Bazilikası, altın mozaikleriyle göz kamaştırırken, hemen yanındaki Dükler Sarayı ince sütunları ve dantel gibi taş işçiliğiyle insana nefes almayı unutturur… Venedik, görkemli yapılarıyla değil, dar sokakları ve küçük köprüleriyle de kalbe dokunur. Her köprü başka bir hikâyeye çıkar; her geçit, labirent gibi bir güzergâh sunar. Haritasız yürümek, burada bir kaybolma değil, bir teslim olma biçimidir. Başka çareniz de yoktur zaten, navigasyon bile çalışmaz 🙂
Melankolinin ağır bastığı yerlerden biri de hiç kuşkusuz Son Nefes Köprüsü, yani Ponte dei Sospiri’dir. İdam mahkumları Venedik’e son kez buradan bakar, belki de son bir iç çekişle, “keşke”leri ve hatıraları suya bırakırlardı.
Aşkın sahnesinde
Bir haftalık keyifli bir gezinin son durağı aşıklar şehri Verona’dayız.
Arena di Verona ‘nın önünden geçip Juliet’in evine doğru heyecan ve merakla yürürken taş döşeli sokaklar, zarif kemerler, pastel renkli evlerin arasında havadaki aşkın ve zamanın kokusu sarıyordu içimizi. İçerisi turistlerle dolup taşsa da, küçük bir balkonun altında durup yukarı bakmak, insanın içinde bir şeyleri kıpırdatıyor.
Piazza delle Erbe de Panzerottiletimizi yerken hayatın telaşsız yanını fark etmek, Verona’nın insana sunduğu küçük mucizelerden biri olsa gerek.


Sevgili öğrencim, Türkçe öğretmeni olarak Sarıkamış soğuğunda içimizde yazma sıcaklığı uyandırmış olmanın haklı gururunu yaşıyorum. Bana bu duyguyu yaşattığın için teşekkür ederim. Yazını heyecan ve dikkatle okudum. Yazma yolunda büyük mesafeler katedecek bir kalem iradesi, kelimelere hükmedecek bir mukayese gücü gördüm. Devam etmeni ve sonu, derinliğinin bitimi olmayan bu yolda nice güzel eserler vermeni bekliyorum. Başarılar…
Çok teşekkür ediyorum öğretmenim. Sizin düşünceleriniz benim için çok kıymetli, açmış olduğunuz yolda bir nebze ilerleyebilirsem ne mutlu bana.
Yazıyla belki de bizim heyecanla gideceğimiz gün canlandı gözümüzde. Siz 25 yıl sonra gitmişsiniz, bakalım bize ne zaman nasip olur.
Çok teşekkür ediyorum
Samimiyetle yazılmış satırlardan oluşan bir gezi rehberi olmuş.. kaleminize sağlık hocam
Teşekkür ediyorum kıymetli hocam
Harika bir gezi yazısı olmuş, ancak bu kadar öz ve güzel anlatılırdı. Zuhal öğretmenimi kutluyorum…
Kıymetli öğretmenim teşekkür ediyorum