Bazı vakitler olur ki klasiklerden sayılan bir romanı dahi açıp okusak o eserin içimize sinmediğini ve bir sayfasında sürekli takılıp kaldığımızı görürüz. Ama bazen de, bir kitapla dost ve yol arkadaşı oluveririz. Çabucak bitirip daha da yüzüne bakmadığımız kitaplar olduğu gibi dönüp dönüp hiç usanmadan okuduğumuz eserler de mutlaka vardır. Naçizane kendi adıma diyebilirim ki, Necip Fazıl’ın “Bir Adam Yaratmak” piyesi yılların değerine değer kattığı, güzide bir eserdir. Malum, kusa bir süre önce “Bir Adam Yaratmak” filme dönüştü ve sinemalarda gösterime girdi. Ben de bu vesileyle birkaç hâtıramı paylaşmak ve bu kıymetli eserle nasıl tanıştığımı anlatmak isterim.
Lise son sınıf öğrencisiyim… Sırt çantam tıka basa test kitapları ile dolu. İçinde bulunduğum sınav ve dershane girdabından çıkabilmek için de kendimce birkaç formül edinmişim. Mesela rahatlatıcı bir nefes olsun diye elimin altından hikâye ve şiir kitaplarını hiç düşürmüyorum. Dedim ya bir girdabın içerisindeyim ve ancak kitaplarla bu ahengi bozabiliyorum.
Bir gün yine arkadaş grubumla dershaneden ayrılmış, belediyenin hemen arka tarafındaki parkta oturacak ve soluksuz bir sohbete koyulacaktık. Çekirdekler çitlenecek, “testleri ful çekme”nin yolları hakkında bazı mülahazalar konuşulacaktı. Parka vardık ve mutad olduğu üzere en sevdiğimiz çardakta yerimize kurulduk. Hayaller, kaygılar ve uzun uzun gülüşmeler… Derken telefonum çalmaya başlıyor.Arayan Sinan Abi. Çardaktan biraz uzaklaşıp açıveriyorum: “Efendim güzel abim!”
“Erkancım nasılsın? Nerelerdesin?”
“Abi, çok şükür. Dershaneden çıktık arkadaşlarla,oturuyoruz.”
Sen nasılsın demeye bile kalmadan, ikna edici bir edayla: “Seni hemen eve bekliyorum. Nedenini sorma, çabuk gel!”
Sinan Abinin buradaki tavrını bugün daha iyi anlıyorum. İnandığımız bir güzelliğin dâveti ikna edici olmalıdır. Eğer çok sevdiğimiz insanlar çok inandığımız yerde durmuyorlarsa, birinden vazgeçmek zorunda değiliz. “Çabuk gel!” samimiyetle bazı şeylere inanıyor olmanın bir çağrısıydı. Parktan ayrıldım.
Doğruca Samandıra’ya…
Eve vardığımda kapıyı Sinan Abi açıyor. İçeride koyu bir sohbetin döndüğünü hemen anlıyorum. Sohbet edenlerinkimler olduğunu öğrendiğimde de heyecandan telaşa kapıldığımı çok iyi hatırlıyorum. Edebiyata ilgi duyan lise son sınıf öğrencisiyim… Salonda kendi aralarında sohbet edenler ise şâir ve yazarlar... Bu sebepten, onlarla yüz yüze gelmek, aralarında bulunmak bana bir hayli ürpertici görünüyor. Sinan Abi mutfakta çay dolduruyordu. Ben de hiçbir işim olmadığı hâlde onun yanında oyalanıyordum. Salona geçip selam vermeye cesaretim oluşmuyordu bir türlü. Ama bu cesaretsizliğimi Sinan Abi’nin ikazı yıkacaktı: “Hadi yanlarına git, sohbetlerini kaçırma…”
“Selamün aleyküm.”
“Ve aleyküm selam kardeşim, hoş geldin.”
Evet, işte yanlarına oturmuştum. Önlerinde birer çay… Kendimi tanıttıktan sonra bana olan ilgilerinin kesileceğini ve aralarındaki sohbete tekrardan döneceklerini düşünsem de durum hiç de öyle olmadı. Büyük bir ilgiyle sorular soruyor, beni tanımaya çalışıyorlardı. Sinan Abi de gelince toplam dört kişi oldular. Ve bana yöneltilen soruların rengi de değişmeye başlıyordu.
“En son ne zaman gazete okuduğunu hatırlıyor musun?”
“Dokuzuncu cumhurbaşkanımız kimdi?”
“İngilizce biliyor musun?”
Bana yöneltilen her bir soru yepyeni ufuklar açıyordu sanki. O ânki hislerim, kitaplardan okuduğum veyavideolardan seyrettiğim şeyler gibi değildi. Edebî bir mahfilden gönlüme dolan feyzi ve güzelliği okuyabiliyordum.Nasıl oldu, nereden açıldı pek hatırlayamasam da konu Necip Fazıl’a gelmişti. Üstadın fikriyatı ve şâirliği uzun uzun konuşulmuştu. Sulhi abi, Sinan Abi’ye beni işaret ederek: “Genç dostumuza hemen yarın, Üstadın, ‘Dünya Bir İnkılap Bekliyor’ kitabını alıp hediye ediyorsun!” dedi. O âna kadar yalnızca şiirleriyle tanıdığım Necip Fazıl, bambaşka bir şahsiyet olarak gözlerimi kamaştırıyordu.
Vakit bir hayli geçtikten sonra o evden ayrılmıştım. Kendi adıma pek çok şeyin değiştiğini fark ediyor, edebiyata her zamankinden daha çok ilgi duyuyordum. Kitapların kudretine ve kıymetli şahsiyetlerle bir arada olabilmenin önemine çok inanmıştım. Biraz zaman geçtikten sonra Beyazıt’taki Sahaflar Çarşısı’na uğruyorum. Kapalı Çarşı tarafındaki kapıdan girildiğinde az ileride sol tarafta bir sahaf… Üstadın kitaplarından bazılarını oradan alıyorum. İşte o kitaplar:
“Bir Adam Yaratmak”
“Sosyalizm, komünizm ve insanlık”
“Dünya Bir İnkılap Bekliyor”
“İdeolocya Örgüsü”
Aradan uzun yıllar geçti… Edebiyat bana bir kapı aralamıştı ve ben o kapıdan girebilme imkânına erişmiştim. Edebî meclislerde, güzel insanlarla beraber oldukça açılan kapıların çoğaldığını bugün dahi hissedebiliyorum. Bir insana dokunmak ve yıllar geçse de güzel hatırlanmak çok kıymetli olsa gerek. Büyüklerimiz ne güzel buyurmuşlar, “semere-i hayat hayırla yâd olunmaktır.” İdrak edebilmek duâsıyla…

