İslam irfanının Anadolu’yla birlikte tüm gönül coğrafyamızı sarıp sarmalayan, her karışa nakış nakış işlenmiş zenginlikleri; sanat, edebiyat, mimari ile birlikte gündelik hayatın her alanında karşımıza çıkabilir. Bu zengin birikimin topluma mal olmuş, şöhret bulmuş tezahürleri olduğu gibi, dip bucak gizli kaldığı yerlerden bir anda yüz gösteren, merak edilip araştırılmayı bekleyen nice değerleri de bulunuyor. Bu yazıya konu olan Bayezid Halife veya Bayezid-i Rûmî de işte az tanınan bu değerlerimizden birisi.
Bayezid-i Rûmi 15. Asırda yaşamış mutasavvıf bir şair. Sümbül Efendi, Hayreddin Tokâdî, Şeyh Şâban-ı Velî gibi tanınmış tasavvuf büyüklerinin de şeyhi olan Cemâl-i Halvetî’ye mürid olmuş. Mürşidinin yönlendirilmesiyle Edirne’ye yerleşmiş ve burada vefat etmiş. Lâtifi Tezkiresi, kemal ehli olması ve irfanının yüksekliği nedeniyle Bâyezîd-i Bistâmî’yle kıyaslayarak, Bâyezîd-i Sânî diyerek anmış kendisini.
Bayezid Halife’nin günümüze üç önemli yazma eseri ulaşmış. Bunlardan 5500’den fazla beyitten meydana gelen Sırr-ı Cânân, Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin Fususu’l-Hikem adlı eserinin manzum şerhidir. Diğer eseri Secencelü’l-ervâh Fâtiha sûresi tefsiri olarak yazılmıştır. Ṭûru Sînâ isimli eseri ise İbn-i Sina ve eserleri hakkındadır. Kaynaklarda ayrıca Hâşiyetü Envâri’t-tenzîl, Hâşiye alâ Fususu’l-Hikem, Risâletü’l-Vücûd, Şerhu’n-Nusus li Molla Câmî; Şerhu Fususu’l-Hikem, Şerhu’l-Mesnevî adlı eserlerinin olduğu ancak günümüze ulaşmadığı belirtilmektedir.
Hakkındaki kısıtlı bilgilerden devrinin önemli bir şahsiyeti olduğu anlaşılan bu zatın ismini, aşağıya aldığım beytin kime olduğunu merak edince duydum ilk kez.
Beyit şöyle:
Kendi hüsnün hûblar şeklinde peydâ eyledin
Çeşm-i âşıktan dönüp ânı temâşâ eyledin

İlk mısradaki hüsün güzellik demek. Hûb da aynı manada güzel demek. Şairin “kendi hüsnün” ile kast ettiği Hz. Allah’ın güzelliği. Nitekim Haşr Suresi 24. ayette “lehü’l Esmaü’l-Hüsna” terkibi kullanılarak, bütün güzel isimlerin O’na ait olduğu vurgulanır. Allah Teâla gizli bir hazine iken bilinmeyi ve sevilmeyi murâd ederek âlemi ve âdemi halk etmiştir. Buharî ve Müslim’de yer alan bir hadiste Efendimiz: (SAV) “Allah, Âdem’i kendi suretinde yarattı.” (Buhari, İsti’zan 1; Müslim, Birr 115) buyurmaktadır. Bu durumda beyitteki hûb kelimesiyle vurgulanan güzel/güzellik tüm yaratılmışa râci olmakla birlikte asıl vurgu insanadır. Bu izahata göre beyitten; “kendi güzelliğini göstermek için âlemi, âdemi ve tüm bu güzelleri/güzellikleri yarattın, sonra da dönüp âşıkların gözünden bu güzelleri/güzellikleri seyrettin” manası anlaşılmaktadır.
Buhari’de kayıtlı bir Hadis-i Kudsî de bu manayı muhtevi olarak Hak Teâla şöyle buyurur:
“Her kim (bana yakınlaşan) evliyamdan birisine düşmanlık ederse Bana karşı harp ilan etmiştir. Kulum Bana ona farzlarla (kurb-i ferâiz ile) yakın olduğu gibi başka bir şey ile yakın olamaz. O kulum nafilelere devam ettiği sürece de yakınlığı (kurb-i nevâfil) devam eder. Hatta (o derece yakınlaşır ki) ben o kulumu severim. Bir kulumu seversem onun işitmesi (işiten kulağı) Ben olurum, Benim ile işitir. Görmesi (gören gözü) Ben olurum Benim ile görür. Tutan eli Ben olurum Benim ile tutar. Yürüyen ayağı Ben olurum Benim ile yürür. Benden ne isterse istediğini veririm. Bana sığınırsa Ben de onu muhafaza ederim.” (Sahih-i Buhâri, Rikâk 38, Ramuz’el-Ehâdis, s.330/3)
Bursalı Mehmed Tâhir “Osmanlı Müellifleri” kitabında, Beyazıd-ı Rumî’nin bu meşhur beytinin Molla Cami’nin farsça bir beytinden çeviri olduğunu söylüyor. Bayezid Halife aşağıdaki bu beyti berceste haline getirerek Türkçeye kazandırmış:
Ez rûy-ı yâr zâhir ü mazhar yekîst lîk
Der hükm-i akl în diger ân diğer âmede
Farsça beytin manası ise şöyle: Bu şehadet âlemine beş duyu ve akıl penceresinden bakınca âşık ayrı mâşuk ayrı görünür. Ancak yârin bakışıyla bakana Zâhir de mazhar da birdir. Bütün varlık Hz. Allah’ın sonsuz ve kesintisiz esmâ tecellilerinin mazharı, yansıması, meclâsıdır. Ancak sadece insan “zübde-i âlem” ve “kevn-i câmi”dir. Yani bütün makrokozmos ve kevn-ü fesad âlemi dürülüp bükülmüş, mikrokozmos olarak insanda zuhûr etmiştir. Bu nedenle insan Allah güzelliğinin parlak bir aynada tam olarak tezâhür ettiği mazhardır. Hakikat penceresinden bakıldığında Zâhir de mazhar da birdir. Fakat şehadette/görünüşte “O” başka bu başkadır. Vâcib-i mutlak olan Allah (cc) “Tekvar”dır. Âlem ve içindeki tüm mümkün varlıkların vûcud bulması hay ve kayyum olan Allah’ın meşiyyetine tâbi olduğu için, zübde-i âlem olan insana ise ancak “yokvar” denilebilir.
Yakın zamanda yaşamış Yenişehirli Avni Bey’in de (ö.1884) bu manaya çıkan çok güzel bir beyti var ki ona da bu vesileyle değinmek gerek.
Çünkü sen âyine-i kevne tecellâ eyledin
Öz cemâlin çeşm-i âşıktan temâşâ eyledin.
Manası: Ey Allah’ım! Sen murâd-ı ilâhîn ile bu âlemi yaratmayı diledin, âlemdeki tüm mazharlarda zuhur ettin ve varlık aynasına tecelli ettin. Bu zuhur ve tecellilerin ile kendi cemalinin güzelliğini, güzele/güzelliğe tutkulu âşıkların gözünden temâşa edip durmaktasın.

