Düşük pikselli fotoğraflarda gizlenmiş, gün yüzüne çıksa; sanki dünyanın tüm tanrılarına ihanet edilecekmiş gibi hüzün kokan yaraları vardır bazı insanların. Adımlarından kırgınlıklar okunan, omzu hep çökük kalmış, yalnız Allah’la samimi olmayı başaran adamlardan bahsediyorum. Dünyayı bu adamların alın çizgilerinden tanıdım Hicran. Suyu dahi aziz belleyip çömelerek içen, bir ibadetin en derin anında, kavuşamadığı sevdasına içerlenen adamların yarım kalmışlıklarından. Bilhassa, afili cümleler kuramayan fakat ilahi bir kaynaktan bahseder gibi huşu ile konuşan adamların yaralarından. Kısa görülmüş, Bedir’e alınmamış ama hatırına da tufanların kopmadığı; bir peygamber kıssasında yoldaş olacak adamların sarılamamış yaralarından tanıyorum dünyayı. Bir güz sancısı saklıyorum avuçlarımda: Hangi yöne kaçsam iflah olmayacağım biliyorum.
İnsan, secde secde büyüyen bir yangın yeridir Hicran.
Üzerimizde, Hüseyni makamında söylenmiş tanrısal bir giz gibi kaldı bazı acılar. Hangi bahar kokulu şarkıya mırıldansak; hangi utançla kıyama dursak huzurda ve yine hangi kutsal adağı adasak hazirana; bir çift yetim bakışında bozulacak orucumuz. Kurşunlar, en çok bir bebeğin vücudunda alçaklaşacak. Kötürüm bir hatıra kalacak gecekondu mahallelerinde kış kartpostallarının adı. İnsan kabuk tutmaz bir yara gibi kanayacak. Bir babanın duvarlara uzun uzun dalışlarında, mahzun; inançlı bir katil gibi sükûna kapılacak şehir. Kaybettiğimiz ve kaybedeceğimiz tüm çocuklar adına kefaret isteyecek soytarılar. Çünkü bilirim, kabuğuna razı gelmeyen bir yaradır insan; kanayacak.
Yüzünü hep kırık aynalarda görmüş, alnında öfkeli bir dünya izi bırakılan mülteci kızların geride kalmış sevdası kadar kanayacak insan. Ayın bütün perşembelerinde, henüz kaldırılmakta olan pazarlardan az çürük sebze veya az çürük insan arayan bir annenin mahcup bakışları kadar kanayacak. Yahut kaliteli mobilyalar arasında güvenilir menülerden yemek yiyen insanların bir yer sofrasına özlem duyduklarını dile getirmeleri kadar. Dahi zenginliği borsa birimleriyle ölçülemeyen adamların, geçmişlerinde fakirlik çektiklerinden dem vurup parasızlıktan onuru kırılmış bir gencin acısını paylaştıklarından bahsetmeleri kadar kanayacak. Bütün kursağında kalmış hevesleriyle, hayalleriyle, oyuncakları ve ilk çocukluk aşklarıyla baharı beklerken sobadan zehirlenen yetimlerin hikâyesi kadar. Yahut şehrin ışıltılı caddeleri arasında kırmızı ışıklarda küfür ve dayak yeme ihtimaline şükreden çocukların kavimler göçüne olan ilgisizliği kadar kanayacak.
İnsan hep kanayacak Hicran, fakat bazı adamlar da yaralarına Allah’ı saracak.

