“Ahlak, tam anlamıyla gerçek bir yozlaşma hareketidir.” Nietzsche
Geliyorlar. Ruhumuzu kabzetmek için, gözlerimizin önüne set çekip göstermemek için. Geliyorlar, üstelik ellerinde sümbülteber yok. Turgut Uyar’ın dayandığı katran kokusu nasıl aşılır ellerinde sümbülteber yoksa. Asgari sevinçler dahi çok görülürken göğsümüze; ne düşecek o vakit bizim payımıza?
Gül ve mayın. Ayıklayıp durduğum dünya. Bir acı bulup dağlayın yaramı, bir marangoz bulup çekiçle üç kere vurdurun kulaklarıma adımı. Unutmadan, belleğim çivilenmeden beni bir çarmıhta unutun. Ey insan kardeşlerim, ‘’Barbarları Beklerken’’ dediler bir romanın adına. Beklemek en asil görevi sayıldı insanoğlunun. Nerede göğsümüze sığmayan cesaret? Sıktıkça patlayan pazularımız nerede?
Mektup çağını çoktan aştık. Postacılar vurdu kuşları kanatlarından. Çünkü geliyorlar. Pul: nostalji. Mektup yolu gözleyen yok. Artık ihtarname dağıtıyor postacılar. Vurmalı, öyleyse kimi? Yozlaşmış kimliğimizi. Tarifeli SMS’lerle gideriliyor özlemler.
Geliyorlar. Kuşanmışlar kılıçları. Babil’in asma bahçelerinden bir sarmaşık. Sığlıyorum içimi. Son nefesimde Promete. Ateş diyor temizliktir. Avuçlarından yakıyor ağıdımı. Geliyorlar-gelmeden- bir şehname okuyun bana. Bahsedin bana Bijen’in düştüğü kör kuyuları. Hayır! Dağlardan önce deliniyor zihinler. Kazma ve kürek şimdilerde gömüt işçisi. Tıkıyorum kulaklarımı: ölük evinde ağıdını yineleyen sese; esrik şaman transına tıkıyorum. Duymamalıyım. Çünkü geliyorlar, ölüm; bir ceset gibi inmeden üzerimize soyulmalıyız. Evet, soyacaklar derimizden benliğimizi. Bırakın diyor, soyulsun derisi-yüzülmeden önce- çünkü her soyulma kimlik terapisi.
Gömdükçe büyüyor içindeki üzünç evler mezarlığı. Öksürün öfkenizi kan ve baruta. Geliyorlar-gelmeden- sığınalım paltosuna Gogol’un. Elbet sevince güzelleşir gece gözlerinde bir baykuşun. Ah diyorum ah! Bu içimdeki boşluk nereye sığsa.
Savaş nidaları, esrimiş borazan. İçimde buruk Endülüs. Yineliyor çağrısını Bağdat, Kahire, Şam… Beni çağırıyor bir kam; kanlı davuluyla. Geliyorlar-gelmeden- bir ritüele sığınayım. Ölülerin rüzgâra soluğunu verdiği bu çağda; omuzlarımda bir tabut ağırlığı.
Geliyorlar-gelmeden- bir daktilo bulsam anlatacağım. Söz ağzımda kuş. Kalem kırılır elimde. Ne yapsam bir daktilo bulup sözcüklerimi sığlasam avuçlarınızda. Tüter gaz lambası masada. Ah ne gülünç! Gaz lambası şimdilerde nostaljik ritüel. Ne yapsam, tam da şimdi burada bıraksam çocukluğumu dizlerimizi karnıma çekerek.
Çetrefilli yamaçlardan, kendini azaltarak ufalan taş! Yuvarlandıkça büyüyen gövdene çok şey borçlu koca kayalar. Ey çınarlardan devşirilmiş hayat, sana bütün baltalar kör, mevsim daima yaz. Geliyor…
Kentliler geliyor, kravatlı adamlar, en güzel binekleri altlarında. Saçları fönlü, boyalı ayakkabıları. Geliyor çağın imparatorluğu. Kentliler, modernizmin(!) öncüleri. Size Dadaist bir tavır takınıyorum. Apartmanlar, sokaklar, insan yığınları sizden kaçıyorum.
Vurdular ıslığımı bir ney taksiminde, düştü yaram göğsümden. Kentliler, kravatlı cesetler… Geliyorlar, kardeşlerim sığınaklara, tozlu kitap raflarına…
Sahi
Perşembe değilse pazar
Belma Sebil bulundu mu?

