“Konya bozkırın tam çocuğudur. Onun gibi kendini gizleyen esrarlı bir güzelliği vardır… Sağlam ruhlu kendi başına yaşamaktan hoşlanan, dışarıdan gösterişsiz, içten zengin Orta Anadolu insanına benzer. Onu yakalayabilmek için saat ve mevsimlerine iyice karışmanız lâzımdır. Ancak o zaman… Selçuk âbidelerinin büyüklük rüyasını, türkü ve oyun havalarının hüznünü… duyabilirsiniz…” Konya’yı anlatmaya Beş Şehir’de bu satırlarla başlar Tanpınar.
Selçuklular Konya’yı darü’l-mülk edinerek, yaşadığımız Anadolu topraklarını Haçlıların ardı kesilmeyen yıkıcı seferlerine ve Moğolların insanlık dışı kıyımlarına rağmen iki asır içinde anavatan yapmayı başardılar. Selçuklu başkenti, onların hatırasını onlarca abide ile halen yaşatıyor. Selçuklu devri Konya’sının manevi hayatındaki zenginlik bugün bile tüm canlılığıyla kendini hissettiriyor. Bir yanda Hz Mevlana ile Şems-i Tebrizi’nin mihverinden bugüne ulaşan sevgi ve muhabbet dalgaları, öte yanda Sadreddin Konevi’nin ulaşılması zor metafizik düşünce zirveleri… Konya’yı gezerken aşkı taşa nakşetmiş abidelerin güzelliği ve maneviyat şâhikası şahsiyetlerin ruhaniyetleri ile kendinizden geçer, çoğu zaman bu büyüklük rüyasının ardında saklanmış küçük güzellikleri ıskalarsınız. Bu şehirde dolaşırken bir sokağın köşesini dönüverince karşınıza çıkıverir böyle güzellikler. Önce şaşırır, sonra şehrin ruhaniyetini tamamlayanın ihmal edilmiş bu detaylar olduğunu fark edersiniz.
Konya’da Tanpınar’ı etkileyen gizli güzelliklerinden biriyle de ben karşılaştım yakın zamanda. Defalarca geldiğim, kadim sakinlerinden hikayelerini dinlediğim bu şehir son ziyaretimde hoş bir sürpriz yaşattı bana. Eski garaj denilen muhitte ikindi namazı için yakınlarda bulunan bir camiye yönelmiştik eşimle. Caminin avlusuna girdiğimizde tabelada yer alan farklı bir ibare dikkatimizi çekiverdi hemen. Caminin duvarında “Piriesat (Pisili) Şefika Bahadır Camii” yazıyordu. Pisili yani kedili cami! Çok kere camilerin içinde dolaşan kedileri görmüşüzdür. Ancak isminde kedi yazan bir camiyi ilk defa görüyordum.

Caminin bahçesinde kuzey tarafında, sonradan türbe olduğunu anladığımız tarihi bir yapı bulunuyordu. Namazdan sonra içimizde uyanan merakın da sevkiyle tarihi yapıya doğru yöneldik. Türbenin niyaz penceresinden Fatiha okurken, ilginç ve bir o kadar sempatik bir görüntüyle karşılaştık. İçeride Pir Esad’a ait olduğunu sonradan öğrendiğimiz yeşil çuha kaplı, baş kısmında destar bulunan büyük bir sanduka, bunun yanı başında ayakucunda ise sandukaya göre oldukça küçük kalan bir lahit… Caminin isminde yer alan “pisili” ibaresi ve sandukanın ayakucunda gördüğümüz küçük lahit merakımızı daha da artırdı. Böylece Pîr Esad’ın ve kedisinin hikâyesini öğrenmiş olduk.
Pîr Esad Sultan ya da halk arasındaki lakabı ile Pisili Baba Hz. Mevlana ile çağdaş, belki de onun müritlerinden biri. Tarihi kayıtlara göre XIII. yüzyılın ikinci yarısında kendi ismiyle anılan mahallede bulunan mescid, türbe ve zâviyeden oluşan külliyeyi inşa ettirmiş. Bu yapılardan sadece türbe ulaşmış günümüze. Türbedeki büyük sandukanın baş ucunda yer alan kitâbede mealen şu ibareler yer alıyor: “Rahman ve Rahim olan yüce Allah’ın adıyla. Her canlı fânidir. Ancak Allah bâkidir. Bu türbe; ulu, yüksek şöhretli Şeyh, dünyada Allah’ın velisi Şeyh Esad’ın türbesidir. Allah’ın rahmeti üzerine olsun. 662 (1264) yılında vefat etti.” Külliye için Hem Selçuklu hem de Karamanoğlu döneminde mutad olduğu üzere pek çok vakıf tesis edilmiş. Geçmişte çevresindeki mahallelerde yer alan pek çok gayrimenkul de Pîr Esad Vakıflarına tahsis edilmiş.

Halk arasındaki inanışa göre türbedeki sandukanın sol tarafında ayakucuna yakın küçük lahitin altında, Pîr Esad’ın kedisi gömülüdür. Pîr Esad’a verilen “Pisili Baba” lakabı da buradan geliyor. Kedisine çok düşkün olan Pîr Esad ona aşırı bir sevgi gösterirmiş. Pîr Esad’ın evde olmadığı bir gün içeri giren bir yılan evdeki süt kabında bulunan sütü içer ve kalan sütün içerisine zehrini akıtır. Pir Esad eve dönünce sütü içmek ister. Ancak kedi sahibinin sütü içmesini engellemek için yüzüne bakarak miyavlamaya başlar. Pîr Esad’ın sütü içtiğini görünce önüne atlayarak tastaki sütü içer ve oracıkta can verir. Bu sayede ölümden kurtulan Pîr Esad, kendisi için canını feda eden kedisinin üzüntüsü ile ona bir mezar kazıp defneder. Daha sonra vasiyetine uyularak kedisinin yanına defnedildiğinden “Pisili Baba” adıyla meşhur olur.
Ahmet Eflâki’nin Hz Mevlâna ve yakınlarının hatıralarını anlattığı Menâkıbü’l-Ârifîn’de de, Hz Mevlana’nın kedi sevgisi ve kedisiyle yaşadığı bir olay anlatılır. Menkıbeye göre; Hz. Mevlâna’nın hastalandığı ve ölümünün yaklaştığı son demlerdir. Mevlana’nın evde sevdiği bir kedisi vardı. Bu kedi onun etrafında dolaşarak son derece hazin bir şekilde miyavlayıp feryat etmeye başladı. Mevlâna gülümseyerek: “Bu zavallı kedi ne diyor, biliyor musunuz?” buyurdu. Orada bulunanlar: “Hayır” dediler. Bunun üzerine Mevlâna: “bugünlerde siz selametle yüksek mertebelere ve vatanı aslinize azimet edip gideceksiniz, ben zavallı sizden sonra ne yapacağım diyor” dedi. Orada bulunan dostlar feryad edip kendilerinden geçtiler. Nitekim Mevlâna’nın ölümünden sonra bu kedi yedi gün yedi gece su içmedi, yemek yemedi ve sonunda öldü. Mevlâna’nın kızı Melike Hatun, onu kefenleyerek mübarek türbenin civarına gömdü. Kediyi gömdükten sonra helva yapıldı ve etrafa ikram edildi.
Hz. Mevlana ile kedisi arasında yaşanan bu muhabbet sahnesi onun düşüncesinin merkezini oluşturan Allah sevgisinin etrafa yansımasıdır. Nitekim Mesnevî-i Manevî’sinde yer alan şu beyit onun bu mefkûresini bize özetler:
Hemçunîn ez pîşe dârî tâ be fîl
Şod ıyâlullahi Hak nı’mel muîl
Böylece sivrisinekten tut tâ file kadar
Allah’ın âilesidir, ki Hak ne güzel muîldir.
Yâni en küçük hayvandan, en büyüğüne kadar hepsi Allah’ın ıyâlidir. Hak Teâla ne güzel ıyâl sahibidir, hiçbirisini aç bırakmaz, farklı vesileler tahtında hisselerini onlara dağıtır. Ebu Hureyre’den gelen rivayette Efendimizin (sav) buyurduğu gibi: “Halk, Allah Teâla’nın ıyâlidir. Halkın Allah Teâla’ya en sevgilisi ise onun ıyâline muhabbetle davranandır.”

İnsanlığın pîri Hz. Mevlâna ve Pîr Esad gibi zevâtı kiramdaki, canlı-cansız, insan-hayvan tüm varlığa gösterilen bu sevgi ve hassasiyet, İslâm’ın özünden süzülerek intikal eden Muhammedî neşveyi yansıtır bize. Sevginin de yaratıcısı olan Hak Teâla (cc); “Ben gizli bir hazineydim, sevilmeyi murâd ettim kâinatı yarattım” buyuruyor. Bu sevginin en kâmil yansıması ise Efendimiz (sav)’de görünüyor. Bezm-i âlem Vâlide Sultan’ın deyişiyle:
Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl,
Muhammed’siz muhabbetten ne hâsıl?
Zuhurundan, Bezm-i âlem oldu vasıl…
Efendimiz (sav) asıl adı Abdurrahman olan arkadaşının kucağında kedi yavrusu görünce, karşılaştığı hoş manzaranın etkisiyle Ebû Hureyre lakabını verirken, Yunus’un dile getirdiği “yaratılmışı severiz, yaradandan ötürü” şiarını aksettiriyordu ümmetine. Ebu Hureyre (ra) Hz Peygamber’in (sav) kendisine ikram ettiği kedilerin babası künyesini ömür boyu taşımanın zevk ve şevkiyle yaşadı ve şöhret buldu.
Cümle mahlukat Allah’ın iyâli, halkullahın bir ferdi, kainatta bulunan cümle varlığa hoş nazarla bakmak ise Allah’ın kullarından muradı… Bu yüzden “abdin Hakka tekarrubü halk ile sulh olduğu kadardır” diyor İbrahim Aksarayî.
Bu bahiste son sözü yine, Türk dilinin coşkuyla akan aşk pınarı Yunus Emre’ye bırakalım:
Söylememek harcısı söylemegin hasıdır
Söylemegin harcısı gönüllerin pasıdır.
Cümle yaratılmışa bir göz ile bakmayan
Halka müderris ise hakikate âsidir.

Kaynaklar:
Ahmet Eflaki; Ariflerin Mnekıbeleri; c.II, shf.3; çev. Tahsin Yazıcı; MEB yayınları, İstanbul, 1966.
Zeki Atçeken; “Pîr Esad Külliyesi” TDV İslam Ansiklopedisi

