2025 İstanbul/Ağustos
Son yıllarda karşılaştığım kötü insanların aritmetik ortalamasını alırsak hiç de fena sayılmaz bir yıl geçirdim. Yani metre kareye iyi sayıda alçak insan düştü. Bunalıyor, sıkılıyor; evime, kalbime, şarkıya dönmek istiyorum. Yıllık iznim dolmuş, biraz sakinleşmek için bir gezi rotası arıyorum. Açtım haritayı tek tek şehirleri inceliyorum. Ancak sağa doğru gittikçe göğsümün sıkıştığını da fark ediyorum. Orada iyileşmeyen bir yaraya dokunuyorum. Sızlıyor.
Rota oluşturuldu hesaplar yapıldı. Felak ve nas okunarak yola çıkıldı. İstikamet çok uzun bir süredir gitmediğim memleketim. Uzun fakat keyifli bir yolculuktan sonra arkadaşımla nihayet memleketime varabildim. Neredeyse şehrin her noktasına gittik, fotoğraflar çekiniyor, en güzelinden çaylar içiyoruz. İyi yaptık be! Diyoruz kendi kendimize. Sonra bir de cesaret buluyor köyüme gidiyoruz. Köye yaklaştıkça ağlamaklı oluyor, huzursuzlanıyorum. Hani selam verecek olan olsa tersleyeceğim. Yanımdaki arkadaşım kendi iç hesaplaşmamdan bihaber doğayı fotoğraflıyor, keyfini çıkarıyor.
Yaklaştıkça bir ürperti alıyor beni. Dile kolay son geldiğimde ilkokuldaydım. Varıyoruz. Köyün orta noktasında; yanında ahırı olan iki katlı fakat tek odalı bir ev görüyoruz. Alt kat depo ya da kiler gibi kullanılmış üst katında bir aile oturuyor. Bahçesine ise yeşilin hiçbir tonu uğramamış, kahverengi topraklar hafif çamurla birleşiyordu. Burası bizim evimizdi diyorum arkadaşıma, sonra daha bir dikkatle inceliyoruz. Zihnim bulanıklaşıyor, bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçiyor hayatım. Direnmiyor, bir an için yıllar öncesine gidiyorum.
1992 Ağrı/Kış
Radyoda cızırtılı sesler. Kış, kartpostallardan farklı olarak evimizin taşları arasından içeri sızardı. Yani bir evde başka odaların da bulunabileceğini çok sonra öğrendiğim zamanlar. Hikâye çoktan başlamış benim ise neresinde ortaya çıkacağım henüz belli değildir. Duvarımızda titizlikle her gün temizlenen bir Kâbe tablosu var. Tablonun altında ise küçük fakat insanı koruyan italik bir yazı bulunuyor: ‘’Ravza-i Mutahhara, Medine-i Münevvere’’
Üç çocuktan en büyükleri olan ben, henüz tam olarak ne söylediğimi bilmeden fakat ilahi bir kaynağa ulaşır gibi ezberleyemediğim surelerin yerine her gece yatarken bu isimleri tekrarladım. Ravza-i Mutahhara, Medine-i Münevvere. Üç defa söylersem cinlerden koruyacaktı. Her aldığım yaşın sonunda artık beni borsacılardan, bürokratlardan, tüccarlardan da koruduğunu fark ettim. Üç kardeş, anne ve ‘’Ravza-i Mutahhara, Medine-i Münevvere’’. Babamın İstanbul’dan bize göndereceği oyuncakları bekliyoruz. En güzeli hangisi ise ağabey olarak benim hakkım olacaktı. Samet ve Emrah’ı çok seviyorum belki onlara da oynatırdım.
Zaman geçer, insan geçer bu handa. Bazı radyolar zamanla dinlenmez olur, bazı yollar yürünmez, bazı duraklarda beklenilemez artık. Falsolu yenilir bazılarımız.
Tek odalı evlerde geçen hikâyeler biraz hazindir. Bizim de cızırtılı radyomuzun sesi yerini hafif fakat derin öksürüklere bırakmıştı. Yine de kurumuş bir ırmak olan dünyaya bir çağlayan sesi olur çocuk gülümsemeleri. O ağır yün yorganların altında hangimiz öksürsek bir diğerine bakıp gülüyoruz. Emrah çok küçük olduğundan ayrıca her şeye gülümserdi. Bir süre sonra her öksürük acı verdiği için gülümsemelerimiz kayboldu. Her ne kadar düşünce azar işitmemek için gülümsemeyi öğrendi isek de bu kez canımız acıyordu. Dahası öksürükler zamanla artmış ve acısı da çoğalmıştı.
Hastanedeyiz ve oyuncaklarımız henüz gelmemişti. Çok sonra öğreniyorum zatürre olduğumuzu. -Bazı şeyleri hiç öğrenmemek Allah’ın insanlara bahşettiği müthiş bir lütufmuş, öğrendim.- O gün şehirden biraz muz alıp evimize döndük. -Halen evimizde muz kalırsa başkası yesin diye beklenir ve bununla beraber uzunca bir süre meyve saatlerinde muz bütün meyvelerden daha kıymetli kaldı.- Psikoloji buna travma diyor ancak gücüm yeterse buna başka bir isim vereceğim. Çünkü yaşlı bedenlere her ayın ortasında gönderilen faturalar kadar alçak olan bu kürede şuna sığındım: Muz ve ‘’Ravza-i Mutahhara, Medine-i Münevvere’’ iyileştirir. Ama Emrah ve Samet’in muzları küçük olacak ki ikisi de vefat etti. zatürreden. Çıkarma işlemini ilk kez böyle öğreniyorum. 3’ten 2 çıkarsa hiç kalır. Tanrım n’olur 2’leri koru. Gözlerim kapanıyor. İlk defa uyurken 3 defa ‘’Ravza-i Mutahhara, Medine-i Münevvere’’ diyemedim. Uyudum. Rüyamda oyuncaklarımla oynadım, kırlarda, bahçelerde dolaştım. Annem piknik sepeti yaptı, babam Samet ile oynadı, Emrah gülümsedi.
Gözümü açtığımda ekmek ve yoğurt yiyorum. -Hastalandığımda hep ekmek ve yoğurt yerim.-3 kardeşten kurtulan yalnız ben olmuşum. Her gelen yüzümü öpüyor, saçlarımı okşuyor. İnanılmaz bir prim yaptım anlayacağınız. Şımardım. Bir topum olsa herkesi oyundan kovacağım. Daha çok sevsinler diye arada bir de yalandan öksürüyorum. Bir süre sonra içeriden babam görünüyor. Müthiş bir geç kalınmışlık. Ben uyurken çok sarılmış bana. Muhtemelen parasının bir kısmını oyuncaklara harcamıştı. Çok oyuncağım oldu. Ancak bazı yaraları kapatmaya oyuncaklar yetmeyecekti.
Ömrümde ilk defa babamın bir şehre küstüğünü gördüm. Toparlandık, basbayağı gidiyoruz. Hiçbir eşyamız alınmayacak, üç beş kıyafet ve alınyazılarımızla koyulduk yola. Geride evimizin duvarındaki tablomuz, arkadaşlarım, Samet ve Emrah kalmış. İçim buruk ayrıldık. Çok sonra, yazgımın yarısında anladım ki babaların içleri burkulmaz yok olur.
Bir Ağrı Ararat firmasının otobüsüne bindik. Ben iki koltuk arasında oturuyorum. Otobüsün küçük televizyonunda Yeşilçam komedilerinden bir DVD oynuyor. Biraz sonra bir çakmak sesi duyuyorum bir amca sigarasını yakıyor, sonra biri daha derken otobüsümüzde müthiş bir duman yoğunluğu. Muavinler küllükleri boşaltıyor, çocuklara kek dağıtılıyor. Gözüm keklerde, heyecanlıyım ama çaktırmamak için oraya bakmıyorum. Bana kek vermeden geçmesin diye gözlerini yumsa düşman saldırısına uğrayacak bir nöbetçi eri gibi dikkatliyim. Bir efkâr sarmış her yeri. Hangi cama baksan bir hasret görünüyor. Bense çocuk aklımla annemin ağlamalarına aldırış etmeden Samet nerde diye düşünüyorum. Yol uzuyor, hafiften bir öksürük geliyor. Nedenini anlamadan çok korkuyorum artık öksürüklerden. Uyuyorum.
Bilmedim bana neden
yaşımdan büyük bir gitmek kaldı
çelik fabrika halatları arasında
elleri solmuş babamdan.
1993 İstanbul
Uzunca bir süre babamızdan ayrı kalmamızın nedeni olan o renkli hayallerin, ışıltı sokakların yurdu İstanbul’dayız. Babam inşaatlarda çalışır, memlekete biri gelirse onunla bize para gönderirdi. Henüz bir evimiz yok. Annem ağlamaklı. Babam suskun. Bir akrabamızın evine geldik. Bir süre burada kalıyoruz. Annem her işe koşturacak, babam neredeyse tüm kazancını verecek ben de kuytu köşelerde azar işitsem dahi bunu hiç söylemeyecektim. Bir süre burada kaldıktan sonra bir gece evde yükselen sesler, mahcup bakışlar, Tanrısını yitirmiş kelimeler arasında bavulumuzu alıp çıkıyoruz.
Karanlık yollar.
Yürüyerek gidiyoruz bir başka akrabamıza. Bir elimde Samet’ten kalan oyuncağım diğer elimde annemin eli babamı takip ediyoruz. Sigara içmez ama çok güzel susar. O sustukça benim ciğerlerime katran dolusu duman birikirdi. İçimden üç kere ‘’Ravza-i Mutahhara, Medine-i Münevvere’’ diyorum. -Yürüyorum, babamla yürüdüğüm en uzun yol buydu.- Yaşıtlarım büyürken ben o karanlık yolda yaşlanıyordum. Her adımım beni biraz daha susturuyordu.
Daha uzaktan bir akrabamıza geldik. O gece, büyükler birçok duygunun iç içe geçtiği sohbetler ettiler. Yenilgiden dönen bir tabur gibi yaralarımız sarılmaya çalışıldı. Ben de akrabamızın çocuklarıyla oynamaya çekinerek o gece yol yorgunluğuyla uyudum. Birkaç gün sonra ‘’bir adam girdi şehre’’ ve kırılan tüm kalplere yakınlaşmıştı Tanrılar.
Evimiz tutulmuş, taşınmıştık. Annem mahalledeki diğer kadınlarla ekmek pişirir babam sabahın erken saatlerinde işe giderdi. Ben de çocukların oyununa dâhil edilmiştim nihayet. Hafiften öksürerek bisikleti olan çocukları kovalamaca oynuyorum. Bir süre böyle geçti. Sonra ilk televizyonumuz olmuş, koluma ilk defa şehirli çocuklarınkine benzer bir saat takılmıştı. İstediğimizde ikinci muzu yiyebiliyoruz. Ortalıkta geziniyorum diye hiç kimseden azar işitmiyorum. Bazı zamanlar kapı aralıklarından annemi gözlüyorum. Emrah’ın elbiselerini koklayarak saatlerce ağlıyor. Evimizde her şey tam ama aslında hiçbir şey kalmamıştı. Samet ve Emrah yok. Çok özlüyorum.
2025 Ağrı/Ağustos
Köpek sesleri biraz ürküttü. Artık geri dönsek iyi olur diyoruz arkadaşımla birbirimize. Köyden elbette tanıdıklarımız olacaktır ama düşmüyoruz bu işin peşine. Muhtar da zaten bizi kaymakamlıktan gelen görevliler sandı. Bozuntuya vermiyoruz. Çok yorgun hissediyorum. Hafiften bir öksürük tuttu. Üşüttük be! Diyorum. Sonra direksiyona arkadaşım geçiyor. Ayrılıyoruz. Arabanın camından geriye dönüp bakıyorum, evimin huzuru oralarda bir yerlerde anıt gibi duruyor. Az sonra köyümüzdeki evimizin kapısı açılıyor. Kapı eşiğinden annem, o kahverengi çamurlu bahçede oynayan Emrah ve Samet’i çağırıyor. Gelin! Babanız oyuncak göndermiş. Koşarak içeri giriyorlar. Kapı kapanmadan Samet’le göz göze geliyorum. Gülümsüyor bana. Sonra silik bir silüet olarak kayboluyorlar ortadan. Biz de bozuk ve çamurlu yollarda, otlamaktan dönen hayvanları seyrede seyrede yola koyuluyoruz. Arabanın radyosunda Farsçadan Sarı Gelin çalıyor.

