Edebiyatımızın sayfalarında gezinmek, meşrebi ne olursa olsun, her insana bir zevk ve güzellik kaynağı olmuştur. Çünkü rengârenk çizgileri olan bir diyardır bizim bahçemiz. Farklı pek çok fikir insanının, muharrir ve şâirin bu çizgiler içerisinde varlığını hissetmek de mümkündür. Düşüncesiyle, sanatıyla yaşadığı toplumun gönlünde taht kuranlar da olmuş; bazen kırgın bakılanlar da. Her rengin ve çizginin birer zenginlik olduğunu görüyor ve buna inanıyoruz. İşte bu büyük bahçemizde bir rûzigâr da Orhan Veli Kanık veya meşhur lakabı ile “Bir Garip Orhan Veli” olmuştur.
Edebiyat tarihimizde ismi altın harflerle yazılı olan Orhan Veli, ortaya koyduğu şiirlerin yanında düşünce yazıları da yazmıştır. Bu yazıları yepyeni ufukların açılmasına vesile olmuş ve kendinden sonra gelen pek çok sanatçıyı derinden etkilemiştir. Kısacık ömrüne büyük umutlar sığdırabilmiş ve gönülleri hazan yaprağı gibi titretmiş bir şâirdir. Şiirlerinde hüznün de neşenin de renklerini çok rahat görebiliyoruz. Kalbiyle dünya arasında kurduğu köprüyü kelimelere ne güzel işlemiştir Orhan Veli. Onun şiirlerini okumaya başladığımızda mısralar, gönlümüzün hangi teline dokunacak kestiremeyiz. Dalgalı bir deniz gibi kararsız bırakır bizi. Ya içine alır ya da gezdirmez kıyısında.
Babası müzisyendir. Kendisi de ıslık çalarak yürümektedir şehrin sokaklarında. En yakın dostları Oktay Rıfat ve Melih Cevdet’tir. Birlikte bir hayalin ardına düşecekler ve neticesinde edebiyatımızda yepyeni bir çığır açtıracaklardır. Elbette Orhan Veli için yeni şeyler söylemek, umudun kapısını aralayabilmek kolay değildir. Yalnızlık ve ümitsizlik, peşini bir türlü bırakmamıştır. Yine de o mütemadiyen şöyle mırıldanmaktadır “Güçlüklere, bir başına da olsa, karşı koyan insan kuvvetli insan olmalıdır.’’ (Garip – 1945)
Yakın arkadaşı Melih Cevdet “ıslık çalmak için/ bir şey lazım değil” mısrasını söylerken Orhan Veli’yi ne çok hatırlatıyor bize. Şiirlerinde okuduğumuz balıkçıların hâlleri, vapur sesleri ve sonra ekmeğin, simidin kokusu… Islık çalan adam misali İstanbul’u seyrederken fark etmiştir bütün bunları. Bazen de dostlukların, hüzünlerin ve ayrılıkların dumanı tüter mısralarında. Sığınılacak bir liman gibi sarar her yerimizi o sözler. Ne de olsa kitabına Garip ismini vermiştir Orhan Veli. Bir bayram sabahı gökyüzüne kaçırdığı balonuna ağlayan bir adamdır ve hâlâ yaşamaktadır aramızda. Şiirlerinde bir çocuk, hangi hayallere kapılmaz veya bir çıkartma kâğıdı hangi çocuğun gönlüne dokunmaz ki!
“Ne kadar severim o insanları!
O insanlar ki renkli, silik
Dünyasında çıkartmaların
Tavuklar, tavşanlar ve köpeklerle beraber
Yaşayan insanlara benzer.”

Bazen bir Nasreddin Hoca misali, çocukların oyun arkadaşı yahut onların sevimli dedesi oluverir Orhan Veli. Bir simit, bir macun, horoz şekeri veya birer zıpzıp almayı hangi dede torununa teklif etse sevinç yaşanır o evde. Bunu çok iyi hisseden Orhan Veli de kargalarla sohbet eder ve bu teklifin aynısını onlara yapar. Hatta onları kayık salıncağına bindirmeyi bile vadeder şiirlerinde. Sorarım size, Orhan Veli yazmasa hangi karga bütün karartısına rağmen salıncağı hatırlatabilirdi? Bir şâir kargalarla sohbet etmese kim bilebilirdi, onları gülümsetmeyi.
Orhan Veli’nin “Kitâbe-i Seng-i Mezar” isimli şiirini eminim pek çoğumuz hatırlıyordur. Hani “Süleyman Efendi” adıyla da hatırlanan meşhur şiir. Bu şiir Türk edebiyatını baştan sona okumak isteyen herkesin kıyısında mutlaka gezindiği bir şiir değil midir? Süleyman Efendi’yle hemhâl olmadan, onun kederlerini hissetmeden girmek mümkün müdür şiirin kapısından içeri. Uzun zaman önce, bu şiiri terennüm eder dururdum. Bana derin bir hüznü ve dünyanın hiçbir zaman yitmeyen kederlerini hatırlatırdı. Bugün bile okusam belki de yine benzer şeyler hissederim. Bunların yanında pek çok teknik unsur da şiirde yer almaktadır. Misalen, şiirin başlığı o dönemki “kafiye-vezin” tartışmalarına bir işaret çakıyor. Şöyle ki, başlık tamamen Osmanlı Türkçesinin Arapça–Farsça terkip kurallarıyla oluşturulmuş. Ayrıca kitâbe-i seng-i mezar, mezar taşının kitabesi anlamına gelen zincirleme bir isim tamlaması. Bütün bunlar Orhan Veli’nin “şiir” hakkındaki düşüncelerini bize yansıtan ipuçları aslında. Malum, kendisi Türk şiirine yeni bir soluk getiren “Garip” hareketinin önemli bir ismidir. Belki de günümüzün yaygın şiir anlayışlarının temellerini Orhan Veli ve arkadaşları daha o dönemlerde atmıştır bile diyebiliriz. Şiirden; kurala, düzene ve genel kanaate dair ne varsa kovmak istemişlerdir. Hâl böyle olunca, Orhan Veli, bir yandan “Yazık oldu Süleyman Efendi’ye” mısrasını mırıldanırken bir yandan da seçtiği başlıkla kadim şiirimize bir eleştiri getirmektedir. Var olanı terk etmek ve yeni şeyler söylemek. Tabi ki o dönem edebiyat çevresinde ciddi eleştiriler ve yoğun tartışmalar meydana gelmiştir. Yaşanan bütün hâdiseleri edebiyat birikimimiz için bir değer olarak görüyorum. Geçmiş edebî tartışmalar bir yana, Türk şiiri büyük bir kaynaktan doğar ve ummana dökülür, kanaatini de hep taşıyorum. Şiirimiz bu akışta önüne ne çıkarsa kendisine katar ve büyür. Geleneği yanından ayırmayan bir gelecek misali. Orhan Veli’yle açık denizde bir sandalın içerisinde sohbet etmek ve bunları ona söylemek isterdim. Muhtemel o da bana tebessüm ederek, “sokaklar nasıl ki kimsenin değil; düşünceler de öyle.” derdi.
Orhan Veli için şiir, büyük bir mısradan ibaret görülmemeliydi. Hele de uzun vakitler ayırıp da ortaya çıkarılmaya çalışılan bir mısranın onun gözünde hiçbir değeri yoktu. Zaten kendisinin güneş bile henüz doğmamışken çöpe attığı bir sürü kafiyeleri vardı. Şimdi onlarla bir mısra inşa etmek için saatler mi harcayacaktı! Orhan Veli için hayatı dinlemekti mühim olan ve olsa olsa büyük şiir ancak bu “dinlemek” olurdu.
“Dinle bakalım, işitebilir misin
Türküsünü damların, bacaların
Yahut da karıncaların buğday taşıdıklarını
Yuvalarına?”
Bir roman kahramanıdır Orhan Veli. Bütün kurguyu derinden sarsan bir kahraman hem de. Şiirlerinde ve hikâyelerinde günlük olayları ve halkın sıradan yaşantılarını anlatır. Ve öyle bir anlatır ki, tüy hafifliğinde ve yediden yetmişe herkesin anlayabileceği bir dilde. Ama bazen anlattıklarının içerisinde apayrı düşünceler ve kederler gizler. Bir roman kahramanı olarak bir şehirden başlayıp dur durak bilmeksizin başka şehirlere yürümektedir. Bir tren sesi duymayagörsün iki gözü iki çeşme oluverir birden. Yol türküleri mırıldanır durmadan. Demiştik ya babası müzisyen diye, klarnet çalarmış. Orhan Veli de keman alırmış eline. Dilinde bitmeyen türkülerle… Çok sevdiği İstanbul’dan çıkar ta Zonguldak’a kadar… Geçtiği şehirleri, türkülere katarak anlatır bize. Her yerde bir fotoğraf canlanır gözümüzde. Bazen de birkaç türkü işitir, yutkunamaz oluruz:“Siyah akar Zonguldağın deresi;Yüz karası değil, kömür karası;Böyle kazanılır ekmek parası.”
İstanbul’u gözleri kapalı dinlerken bir yandan da geçmişi hatırlar Orhan Veli. Geçmiş onun için hâlâ izi sürülmeye değer bir yerdedir. Mısralarında ahengin ve uyumun yer yer parıldadığını görürüz. Kafiyeyi evinden kovsa bile şâir, onun imkânlarına pek çok yerde sığınmaktadır. Belki de çok önceleri kaleme aldığı vezinli şiirlerindeki estetiği ve güzelliği gönlünden tamamen çıkarıp atamamıştır. Ezberlediği yollar ve işittiği su sesleri şiirlerine bir ahenkle girerdi Orhan Veli’nin. Tabiatın renklerini duyurmak isterken mâzinin bütün birikimini getirirdi şiirine. Ne güzeldir o nidâ tüten şiirleri:
“Ey tahta perdenin üzerinden aşan hatmi
Ve havaları seslerimizle dolu bahar,
Koşuştuğumuz yollar, oynadığımız sular,
Kâğıttan teknesinde sevinç taşıyan gemi.”
Orhan Veli, arkadaşlarıyla birlikte neşrettiği Garip kitabının önsözünde şiir hakkındaki düşüncelerini belirtiyor. Ama ilk baskıdan dört yıl sonra bu düşüncelerinin bir kısmının değiştiğini ve bu durumun da gayet doğal bir sonuç olduğunu Garip’in ikinci önsözünde ifade ediyor. Kendisi durumlar karşısında genel olarak bu tavrı sergilemektedir: rahat ve endişesiz. Onun, elleri cebinde ve tutturduğu bir ıslık sesiyle ele aldığı pek çok durum vardır. Bunlardan bir tanesi Nasreddin Hoca Hikâyeleridir. Hocaya ait fıkralardan 79 tanesini “manzum hikâye” şeklinde yeniden kaleme almıştır Orhan Veli. Öyle sanıyorum ki en sevdiğim eseri de budur. Kanaatim de, bu eserinin var olanlar içerisinde en nadide oluşu yönündedir. Orhan Veli, Türkçemize olan hassasiyetiyle ve millî bir hissedişle bu eseri oluşturma düşüncesinin doğduğunu önsözde şöyle anlatır: “Bu fıkraları bulabilmek için birkaç kitap karıştırdıktan sonra gördüm ki ünü yabancı ülkelere kadar yayılmış olan bu millî kahramanın hikâyeleri daha Türkçe olarak yazılmamış. Güzel bir üsluptan geçtim, okuduğum kitaplarda, doğru dürüst bir Türkçe bile yoktu. Bunun üzerine de, bu fıkraları okunabilir bir dille yazmanın, küçümsenemeyecek bir iş olduğuna inandım.” (Nasrettin Hoca Hikâyeleri, YKY, 16. baskı, 2009)
Orhan Veli’nin yakın dostu Şevket Rado’nun da Nasrettin Hoca fıkralarının manzum hikâyeye dönüşmesinde açıkça payı olduğunu yine Orhan Veli’den öğreniyoruz. Bu fikri ortaya atan ve kendisine bu fikirden bahseden Şevket Rado’dur. Ayrıca Orhan Veli’nin, La Fontaine’den yaptığı her bir çeviri için de Şevket Rado’dan telif aldığını mektuplarından öğreniyoruz. Genç yaşta hayatını kaybeden ve kahve tiryakiliği ile meşhur Orhan Veli’yi mektuplarından bile tanımak mümkündür. Şevket Rado’dan para talep ederkenki üslubu ve “edebiyat tarihçisi” bulsun diyerek adını gizli tuttuğu sevgilisine yazdığı mektupları… Daha ne çok şey vardır şüphesiz söylenecek. Ama yine de bizler Orhan Veli’ye dair sözlerin en güzel hitamı onun mısraları olacaktır diyerek şöyle bitirelim:
“Ne bileyim,
Belki daha bin bir huyum vardır.
Amma ne lüzum var
Hepsini sıralamaya?
Onlar da bunlara benzer…”


Harika olmuş ağzına sağlık üstad …
Kaleminiz güçlü
okurunuz daim olsun inşallah