Perşembe, Ocak 29, 2026

An’a Bir Öykü

İnsanın içini karartan bulutların seferi göğün maviliğinde süzülüyordu. Her sabah ilkokuldan beri okuduğumuz o İstiklal Marşı’nın verdiği huzur, özgürlük ve o güzel ruhla, o gün 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı vasıtasıyla Cumhuriyet Caddesi’nde, Atatürk büstüne karşı yeniden İstiklal Marşı okumaya gitmiştik. Yağmur başlamıştı; şiddetli, kararlı, neredeyse tam olarak o törensel ruhu taşıyan bir yağmurdu. Begüm’le yan yana yürüyorduk. Sırılsıklam olmuştuk; bir kedinin suda kalışı gibi ıslandık ama içimizde tuhaf bir huzur ve sıcaklık vardı. Sesimiz titredi ama susmadı; çünkü İstiklal Marşı, özgürlüğümüzün ön sözüydü. Tören bittiğinde üşüyorduk. Ayaklarımız ağırlaşmış, ellerimiz donmuştu. Erzurum’da Cumhuriyet Caddesinin köşesindeki küçük bir pastaneye sığındık. İçerisi sıcacıktı; çayın buğusu camlara vuruyor, tereyağlı simitlerin kokusu insanın kalbine işliyordu. Küçük bir masaya oturduk. Bir bardak sıcak çay, tereyağlı simit ve çikolatalı poğaça… O çay, ruhumuza inen bir nur gibiydi. Isındık, biraz sohbet ettik, ardından evlerimize dağıldık. Sıcacık battaniyeye sarılıp sızmışım. Uyandığımda hâlâ o günün huzuru üzerimdeydi. Hazırlandım, bir öğrencime edebiyat dersi verecektim. Derste Tanpınar’dan, zamandan, iç sükûnetten bahsettik. Onun kelimeleri içimde yankılandı. Ders bitince yürümeye başladım. Şehrin sessizliğinde adımlarım usulca yankılanıyordu. 

Bir çiçekçi gördüm.  

Vitrinde sarı laleler vardı.  

Gülümsedim. 

Sana sarı laleler aldım, çiçek pazarından” şarkısını mırıldandım. 

“Bir bağ lale verir misiniz?” dedim çiçekçiye. 

“Tabii,” dedi çiçekçi, “kendinize mi alıyorsunuz?” 

“Evet,” dedim, “kendime.” 

 

Tam o sırada bir adam girdi içeri. Bir gül istedi. 

“Sevdiğim kişiye bir not yazar mısınız?” dedi. 

Çiçekçi yazdı, notu gülün yanına iliştirdi. Adam gülü aldı, çıktı. 

“Ne yazdınız?” diye sordum. 

“Hayatımdaki en güzel kadına,” dedi. 

Bir an düşündüm. Belki yeni tanışmışlardı, belki de o sevgi daha yolun başındaydı. “En güzel” demek belki de aceleydi ama çiçekçi gülümsedi: “Çok da derine inmemek lazım.” dedi. Laleleri hazırlarken eski bir gazete kâğıdına sardı. Basit ama zarif bir paketti. “Ben çay içmeye gidiyorum abla, kolay gelsin,” dedi.  

Elimde lalelerle yürümeye başladım. Yağmur dinmişti. Hava serin, ferah, toprak kokuluydu. Lalelerin güzelliği bana refakat ediyordu. Her adımda biraz daha nefes aldığımı hissettim. Eve vardım. Laleleri bir vazoya koydum, mum yaktım. Birkaç beyit okudum, birkaç hikâyeye daldım. Sessizlik büyüdü. Dışarıda gece yavaşça iniyordu. 

Ve o an fark ettim; ben de bir nehir gibi akıyordum. 

 

Arkası sonrası hikâyeleri 

Yarım kalan hikâyeleri… 

Müseffa KÜNİ
Müseffa KÜNİ
Müseffa KÜNİ, Ekim ayında Erzurum’da kuşluk vaktinde dünyaya gözlerini açmış zarif bir ruh. Türk Dili ve Edebiyat öğretmeniyim. Yazmayı ve okumayı çok seven yeni dünyaları keşfetmekten keyif alan biriyim. Halk edebiyatında yüksek lisans yapmaktayım. Ya ölürsem diye maaşının son kuruşuna kadar kitap alır, zift kahveler içer borçla gezerim. Dünya zaten öyle değil mi? Bir can borcuyla yaşar gideriz. Yaşım kadar yasım, yasım kadar hatıram var. Bazen cümlelere bazen mısralara. “Yazmasaydım çıldıracaktım” nidasıyla aşkla ve sana… Vasiyetimdir: Ölürsem her Cuma Yasin sonrası farklı şairlerden bir şiir ruhuma armağan edin.
BENZERİ YAZILAR
5 1 oylama
Yazı Puanı
Yoruma Abone Ol
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

İLGİ ÇEKENLER

SON YORUMLAR