<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Erkan Terzi &#8211; Beşinci Mevsim</title>
	<atom:link href="https://besincimevsim.net/yazar/erkn/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://besincimevsim.net</link>
	<description>Beşinci Mevsim Degisi Kültür, Sanat ve Fikir Platformu</description>
	<lastBuildDate>Tue, 02 Jun 2026 14:58:02 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://besincimevsim.net/wp-content/uploads/2025/01/simge-300x300.jpg</url>
	<title>Erkan Terzi &#8211; Beşinci Mevsim</title>
	<link>https://besincimevsim.net</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Edebiyatın Araladığı Kapıdan Girerken</title>
		<link>https://besincimevsim.net/kultur-sanat/edebiyat/edebiyatin-araladigi-kapidan-girerken/</link>
					<comments>https://besincimevsim.net/kultur-sanat/edebiyat/edebiyatin-araladigi-kapidan-girerken/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erkan Terzi]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Jun 2026 14:58:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Erkan terzi]]></category>
		<category><![CDATA[Necip Fazıl Kısakürek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://besincimevsim.net/?p=1252</guid>

					<description><![CDATA[Bazı vakitler olur ki klasiklerden sayılan bir romanı dahi açıp okusak o eserin içimize sinmediğini ve bir sayfasında sürekli takılıp kaldığımızı görürüz. Ama bazen de, bir kitapla dost ve yol arkadaşı oluveririz. Çabucak bitirip daha da yüzüne bakmadığımız kitaplar olduğu gibi dönüp dönüp hiç usanmadan okuduğumuz eserler de mutlaka vardır. Naçizane kendi adıma diyebilirim ki, [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="s4"><span class="s5">Bazı </span><span class="s5">vakitler</span><span class="s5"> olur ki</span><span class="s5"> klasiklerden </span><span class="s5">sayılan bir romanı dahi açıp okusak </span><span class="s5">o eserin içimize sinmediğini ve bir sayfasında sürekli takılıp kaldığımızı görürüz.</span> <span class="s5">Ama bazen de, bir kitapla dost ve yol arkadaşı oluveririz.</span> <span class="s5">Çabucak </span><span class="s5">bitirip daha da yüzüne bakmadığımız kitaplar </span><span class="s5">olduğu gibi </span><span class="s5">dönüp </span><span class="s5">dönüp</span><span class="s5"> hiç usanmadan okuduğum</span><span class="s5">uz eserler de </span><span class="s5">mutlaka vardır</span><span class="s5">. Naçizane kendi adıma diyebilirim ki,</span> <span class="s5">Necip Fazıl’ın “Bir Adam Yaratmak” piyesi yılların değerine değer kattığı, güzide bir eserdir. </span><span class="s5">Malum, kusa bir süre önce “Bir Adam Yaratmak” filme dönüştü ve sinemalarda gösterime girdi. Ben de bu vesileyle</span> <span class="s5">birkaç hâtıramı paylaşmak</span><span class="s5"> ve bu </span><span class="s5">kıymetli eserle</span><span class="s5"> nasıl tanıştığımı </span><span class="s5">anlatmak isterim.</span></p>
<p class="s4"><span class="s5">Lise son sınıf öğrencisiyim&#8230; Sırt çantam tıka basa test kitapları ile dolu. İçinde bulunduğum sınav ve dershane girdabından çıkabilmek için de kendimce </span><span class="s5">birkaç formül edinmişim. Mesela </span><span class="s5">rahatlatıcı</span><span class="s5"> bir</span><span class="s5"> nefes olsun diye elimin altından hikâye ve şiir kitaplarını </span><span class="s5">hiç </span><span class="s5">düşürmüyorum.</span><span class="s5"> Dedim ya</span><span class="s5"> bir girdabın içerisinde</span><span class="s5">yim ve</span> <span class="s5">ancak kitaplarla bu ahengi bozabiliyorum.</span></p>
<p class="s6">​<span class="s5">B</span><span class="s5">ir gün</span><span class="s5"> yine</span><span class="s5"> arkadaş grubumla dershaneden ayrılmış, belediyenin hemen arka tarafındaki parkta oturacak ve </span><span class="s5">soluksuz</span><span class="s5"> bir sohbete koyulacaktık. Çekirdekler </span><span class="s5">çitlenecek</span><span class="s5">, “</span><span class="s5">testleri </span><span class="s5">ful </span><span class="s5">çekme”nin</span><span class="s5"> yolları hakkında </span><span class="s5">bazı mülahazalar konuşulacaktı. Parka vardık </span><span class="s5">ve </span><span class="s5">mutad</span><span class="s5"> olduğu üzere en sevdiğimiz</span><span class="s5"> çardakta yerimize kurulduk. Hayaller, kaygılar ve uzun uzun gülüşmeler… Derken telefonum çalmaya başlıyor.</span><span class="s5">Arayan Sinan Abi. </span><span class="s5">Çardaktan biraz</span><span class="s5"> uzaklaşıp açıveriyorum: “Efendim güzel abim!”</span></p>
<p class="s6"><span class="s5">“</span><span class="s5">Erkancım</span><span class="s5"> nasılsın? Nerelerdesin?”</span></p>
<p class="s6"><span class="s5">“Abi, çok şükür. Dershaneden çıktık arkadaşlarla</span><span class="s5">,</span><span class="s5">oturuyoruz.”</span></p>
<p class="s6"><span class="s5">Sen nasılsın demeye</span><span class="s5"> bile</span><span class="s5"> kalmadan, </span><span class="s5">ikna edici</span><span class="s5"> bir </span><span class="s5">edayla</span><span class="s5">: “Seni hemen eve bekliyorum. Nedenini sorma, çabuk gel!”</span></p>
<p class="s6">​<span class="s5">Sinan Abinin buradaki tavrını bugün daha iyi anlıyorum. İnandığımız bir güzelliğin dâveti ikna edici olmalıdır. Eğer </span><span class="s5">çok sevdiğimiz insanlar çok</span><span class="s5"> inandığımız yerde durmuyorlarsa, birinden vazgeçmek </span><span class="s5">zorunda değiliz. “Çabuk gel!” samimiyetle bazı şeylere inanıyor olmanın bir çağrısıydı. Parktan ayrıldım. </span></p>
<p class="s6"><span class="s5">Doğruca </span><span class="s5">Samandıra’ya</span><span class="s5">…</span></p>
<p class="s6">​<span class="s5">Eve vardığımda k</span><span class="s5">apıyı</span> <span class="s5">Sinan Abi açıyor. İçeride koyu</span><span class="s5"> bir sohbet</span><span class="s5">in</span> <span class="s5">döndüğünü</span> <span class="s5">hemen</span><span class="s5"> anlıyor</span><span class="s5">um.</span> <span class="s5">S</span><span class="s5">ohbet edenlerin</span><span class="s5">kimler olduğunu </span><span class="s5">öğrendiğimde de heyecandan telaşa kapıldığımı </span><span class="s5">çok iyi hatırlıyorum</span><span class="s5">. Edebiyata ilgi duyan lise son sınıf öğren</span><span class="s5">cisiyim… Salonda</span><span class="s5"> kendi</span><span class="s5"> ara</span><span class="s5">larında sohbet edenler ise </span><span class="s5">şâir</span><span class="s5"> ve</span><span class="s5"> yazar</span><span class="s5">lar..</span><span class="s5">.</span> <span class="s5">Bu sebepten, onlarla yüz yüze gelmek, aralarında </span><span class="s5">bulunmak</span><span class="s5"> ba</span><span class="s5">na bir hayli ürpertici </span><span class="s5">görünüyor</span><span class="s5">. Si</span><span class="s5">nan Abi mutfakta çay dolduruyordu.</span><span class="s5"> Ben de hiçbir işim olmadığı hâlde</span><span class="s5"> onun </span><span class="s5">yanında</span><span class="s5"> oyalanıyordum. Salona geçip selam vermeye cesaretim oluşmuyordu bir türlü. </span><span class="s5">Ama bu cesaretsizliğimi Sinan Abi’nin ikazı yıkacaktı: “Hadi yanlarına git, sohbetlerini kaçırma…”</span></p>
<p class="s6"><span class="s5">“</span><span class="s5">Selamün</span> <span class="s5">aleyküm</span><span class="s5">.”</span></p>
<p class="s6"><span class="s5">“Ve </span><span class="s5">aleyküm</span><span class="s5"> selam kardeşim, hoş geldin.”</span></p>
<p class="s6">​<span class="s5">Evet, işte yanlarına oturmuştum</span><span class="s5">. Önlerinde birer çay</span><span class="s5">… Kendimi tanıttıktan sonra </span><span class="s5">bana olan </span><span class="s5">ilgilerinin kesileceğini ve aralarındaki sohbete </span><span class="s5">tekrardan </span><span class="s5">döneceklerini düşünsem de durum hiç de öyle olmadı.</span><span class="s5"> Büyük bir ilgiyle sorular soruyor, beni tanımaya çalışıyorlardı.</span><span class="s5"> Sinan Abi de gelince toplam dört kişi oldular. Ve bana yöneltilen sorular</span><span class="s5">ın rengi de değişmeye başlıyordu</span><span class="s5">. </span></p>
<p class="s6"><span class="s5">“</span><span class="s5">En son ne zaman gazete okuduğunu hatırlıyor musun?”</span></p>
<p class="s6"><span class="s5">“D</span><span class="s5">okuzuncu cumhurbaşkanımız kimdi</span><span class="s5">?” </span></p>
<p class="s6"><span class="s5">“İngilizce biliyor musun?”</span></p>
<p class="s6">​<span class="s5">Bana yöneltilen her bir soru yepyeni ufuklar açıyor</span><span class="s5">du sanki.</span><span class="s5"> O </span><span class="s5">ânki</span> <span class="s5">hislerim,</span><span class="s5"> k</span><span class="s5">itaplardan okuduğum veya</span><span class="s5">videolardan seyrettiğim şeyler gibi değildi. Edebî bir mahfilden gönlüme dola</span><span class="s5">n feyzi ve güzelliği </span><span class="s5">okuyabiliyordum</span><span class="s5">.</span><span class="s5">Nasıl oldu, nereden </span><span class="s5">açıldı</span><span class="s5"> pek hatırla</span><span class="s5">ya</span><span class="s5">m</span><span class="s5">asam da konu Necip Fazıl’a gelmişti</span><span class="s5">. </span><span class="s5">Üstadın fikriyatı ve </span><span class="s5">şâirliği</span><span class="s5"> uzun uzun konuşulmuştu</span><span class="s5">. </span><span class="s5">Sulhi</span><span class="s5"> abi, Sinan Abi’ye </span><span class="s5">beni işaret ederek</span><span class="s5">: “Genç dostumuza hemen yarın</span><span class="s5">,</span><span class="s5"> Üstadın</span><span class="s5">,</span><span class="s5"> ‘Dünya Bir İnkılap Bekliyor’ kitabını alıp hediye </span><span class="s5">ediyorsun!</span><span class="s5">” dedi.</span><span class="s5"> O âna kadar yalnızca şiirleriyle tanıdığım </span><span class="s5">Necip Fazıl, </span><span class="s5">bambaşka bir şahsiyet olarak gözlerimi kamaştırıyordu.</span></p>
<p><span class="s5">Vakit bir hayli </span><span class="s5">geçtikten</span><span class="s5"> sonra o evden ayrılmıştım. Kendi adıma pek çok şeyin değiştiğini fark ediyor, edebiyata her zamankinden daha çok ilgi duyuyordum. Kitapların kudretine ve kıymetli şahsiyetlerle bir arada olabilmenin önemine çok inanmıştım. </span><span class="s5">Biraz zaman geçtikten sonra </span><span class="s5">Beyazıt’taki Sahaflar Çarşısı’na uğruyorum. Kapalı Çarşı tarafındaki kapıdan girildiğinde </span><span class="s5">az</span><span class="s5"> ileride sol tarafta bir sahaf&#8230; Üstadın kitaplarından bazılarını oradan alıyorum. İşte o kitaplar:</span></p>
<p class="s8"><span class="s7">“Bir Adam Yaratmak” </span></p>
<p class="s8"><span class="s7">“Sosyalizm, komünizm ve insanlık”</span></p>
<p class="s8"><span class="s7">“Dünya Bir İnkılap Bekliyor”</span></p>
<p class="s8"><span class="s7">“</span><span class="s7">İdeolocya</span><span class="s7"> Örgüsü”</span></p>
<p class="s4"><span class="s5">Aradan uzun yıllar geçti…</span><span class="s5"> Edebiyat bana bir kapı aralamıştı</span><span class="s5"> ve ben o kapıdan </span><span class="s5">girebilme </span><span class="s5">imkânına</span><span class="s5"> erişmiştim</span><span class="s5">. Edebî meclislerde</span><span class="s5">,</span><span class="s5"> güzel insanlarla beraber oldukça açılan kapıların çoğaldığını bugün dahi</span><span class="s5"> hissedebiliyorum. </span><span class="s5">Bir insana dokun</span><span class="s5">ma</span><span class="s5">k ve </span><span class="s5">yıllar geçse de güzel hatırlanma</span><span class="s5">k çok kıymetli olsa gerek. </span><span class="s5">Büyüklerimiz </span><span class="s5">ne güzel </span><span class="s5">buyurmuşlar</span><span class="s5">,</span> <span class="s5">“s</span><span class="s5">emere-i hayat hayırla yâd </span><span class="s5">olunmaktır</span><span class="s5">.</span><span class="s5">”</span> <span class="s5">İdrak edebilmek </span><span class="s5">duâsıyla</span><span class="s5">&#8230;</span></p>
<p class="s6">
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://besincimevsim.net/kultur-sanat/edebiyat/edebiyatin-araladigi-kapidan-girerken/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Elleri Üşürken Bile Islık Çalan Bir Şâir: Orhan Veli</title>
		<link>https://besincimevsim.net/kultur-sanat/edebiyat/elleri-usurken-bile-islik-calan-bir-sair-orhan-veli/</link>
					<comments>https://besincimevsim.net/kultur-sanat/edebiyat/elleri-usurken-bile-islik-calan-bir-sair-orhan-veli/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erkan Terzi]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 16 Dec 2025 08:41:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[melih cevdet]]></category>
		<category><![CDATA[oktay rifat]]></category>
		<category><![CDATA[orhan veli]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://besincimevsim.net/?p=1183</guid>

					<description><![CDATA[Edebiyatımızın sayfalarında gezinmek, meşrebi ne olursa olsun, her insana bir zevk ve güzellik kaynağı olmuştur. Çünkü rengârenk çizgileri olan bir diyardır bizim bahçemiz. Farklı pek çok fikir insanının, muharrir ve şâirin bu çizgiler içerisinde varlığını hissetmek de mümkündür. Düşüncesiyle, sanatıyla yaşadığı toplumun gönlünde taht kuranlar da olmuş; bazen kırgın bakılanlar da. Her rengin ve çizginin birer [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Edebiyatımızın sayfalarında gezinmek, meşrebi ne olursa olsun, her insana bir zevk ve güzellik kaynağı olmuştur. Çünkü rengârenk çizgileri olan bir diyardır bizim bahçemiz. Farklı pek çok fikir insanının, muharrir ve şâirin bu çizgiler içerisinde varlığını hissetmek de mümkündür. Düşüncesiyle, sanatıyla yaşadığı toplumun gönlünde taht kuranlar da olmuş; bazen kırgın bakılanlar da. Her rengin ve çizginin birer zenginlik olduğunu görüyor ve buna inanıyoruz. İşte bu büyük bahçemizde bir rûzigâr da Orhan Veli Kanık veya meşhur lakabı ile &#8220;Bir Garip Orhan Veli” olmuştur.</p>
<p>Edebiyat tarihimizde ismi altın harflerle yazılı olan Orhan Veli, ortaya koyduğu şiirlerin yanında düşünce yazıları da yazmıştır. Bu yazıları yepyeni ufukların açılmasına vesile olmuş ve kendinden sonra gelen pek çok sanatçıyı derinden etkilemiştir. Kısacık ömrüne büyük umutlar sığdırabilmiş ve gönülleri hazan yaprağı gibi titretmiş bir şâirdir. Şiirlerinde hüznün de neşenin de renklerini çok rahat görebiliyoruz. Kalbiyle dünya arasında kurduğu köprüyü kelimelere ne güzel işlemiştir Orhan Veli. Onun şiirlerini okumaya başladığımızda mısralar, gönlümüzün hangi teline dokunacak kestiremeyiz. Dalgalı bir deniz gibi kararsız bırakır bizi. Ya içine alır ya da gezdirmez kıyısında.</p>
<p>Babası müzisyendir. Kendisi de ıslık çalarak yürümektedir şehrin sokaklarında. En yakın dostları Oktay Rıfat ve Melih Cevdet&#8217;tir. Birlikte bir hayalin ardına düşecekler ve neticesinde edebiyatımızda yepyeni bir çığır açtıracaklardır. Elbette Orhan Veli için yeni şeyler söylemek, umudun kapısını aralayabilmek kolay değildir. Yalnızlık ve ümitsizlik, peşini bir türlü bırakmamıştır. Yine de o mütemadiyen şöyle mırıldanmaktadır <strong><em>&#8220;Güçlüklere, bir başına da olsa, karşı koyan insan kuvvetli insan olmalıdır.’’ </em></strong><em>(Garip &#8211; 1945)</em></p>
<p>Yakın arkadaşı Melih Cevdet <strong><em>&#8220;ıslık çalmak için/ bir şey lazım değil&#8221;</em></strong> mısrasını söylerken Orhan Veli&#8217;yi ne çok hatırlatıyor bize. Şiirlerinde okuduğumuz balıkçıların hâlleri, vapur sesleri ve sonra ekmeğin, simidin kokusu&#8230; Islık çalan adam misali İstanbul&#8217;u seyrederken fark etmiştir bütün bunları. Bazen de dostlukların, hüzünlerin ve ayrılıkların dumanı tüter mısralarında. Sığınılacak bir liman gibi sarar her yerimizi o sözler. Ne de olsa kitabına Garip ismini vermiştir Orhan Veli. Bir bayram sabahı gökyüzüne kaçırdığı balonuna ağlayan bir adamdır ve hâlâ yaşamaktadır aramızda. Şiirlerinde bir çocuk, hangi hayallere kapılmaz veya bir çıkartma kâğıdı hangi çocuğun gönlüne dokunmaz ki!<br />
<strong><em>&#8220;Ne kadar severim o insanları!</em></strong><strong><em><br />
</em></strong><strong><em>O insanlar ki renkli, silik</em></strong><strong><em><br />
</em></strong><strong><em>Dünyasında çıkartmaların</em></strong><strong><em><br />
</em></strong><strong><em>Tavuklar, tavşanlar ve köpeklerle berab</em></strong><strong><em>er<br />
</em></strong><strong><em>Yaşayan insanlara benzer.&#8221;<br />
</em></strong></p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignnone  wp-image-1190" src="https://besincimevsim.net/wp-content/uploads/2025/12/orhan-veli-masa-450x245.png" alt="" width="729" height="397" srcset="https://besincimevsim.net/wp-content/uploads/2025/12/orhan-veli-masa-450x245.png 450w, https://besincimevsim.net/wp-content/uploads/2025/12/orhan-veli-masa-1024x559.png 1024w, https://besincimevsim.net/wp-content/uploads/2025/12/orhan-veli-masa-768x419.png 768w, https://besincimevsim.net/wp-content/uploads/2025/12/orhan-veli-masa-1536x838.png 1536w, https://besincimevsim.net/wp-content/uploads/2025/12/orhan-veli-masa-2048x1117.png 2048w, https://besincimevsim.net/wp-content/uploads/2025/12/orhan-veli-masa-770x420.png 770w, https://besincimevsim.net/wp-content/uploads/2025/12/orhan-veli-masa-696x380.png 696w, https://besincimevsim.net/wp-content/uploads/2025/12/orhan-veli-masa-1068x583.png 1068w, https://besincimevsim.net/wp-content/uploads/2025/12/orhan-veli-masa-1920x1047.png 1920w" sizes="(max-width: 729px) 100vw, 729px" /></p>
<p>Bazen bir Nasreddin Hoca misali, çocukların oyun arkadaşı yahut onların sevimli dedesi oluverir Orhan Veli. Bir simit, bir macun, horoz şekeri veya birer zıpzıp almayı hangi dede torununa teklif etse sevinç yaşanır o evde. Bunu çok iyi hisseden Orhan Veli de kargalarla sohbet eder ve bu teklifin aynısını onlara yapar. Hatta onları kayık salıncağına bindirmeyi bile vadeder şiirlerinde. Sorarım size, Orhan Veli yazmasa hangi karga bütün karartısına rağmen salıncağı hatırlatabilirdi? Bir şâir kargalarla sohbet etmese kim bilebilirdi, onları gülümsetmeyi.</p>
<p>Orhan Veli’nin &#8220;Kitâbe-i Seng-i Mezar&#8221; isimli şiirini eminim pek çoğumuz hatırlıyordur. Hani “Süleyman Efendi” adıyla da hatırlanan meşhur şiir. Bu şiir Türk edebiyatını baştan sona okumak isteyen herkesin kıyısında mutlaka gezindiği bir şiir değil midir? Süleyman Efendi&#8217;yle hemhâl olmadan, onun kederlerini hissetmeden girmek mümkün müdür şiirin kapısından içeri. Uzun zaman önce, bu şiiri terennüm eder dururdum. Bana derin bir hüznü ve dünyanın hiçbir zaman yitmeyen kederlerini hatırlatırdı. Bugün bile okusam belki de yine benzer şeyler hissederim. Bunların yanında pek çok teknik unsur da şiirde yer almaktadır. Misalen, şiirin başlığı o dönemki &#8220;kafiye-vezin&#8221; tartışmalarına bir işaret çakıyor. Şöyle ki, başlık tamamen Osmanlı Türkçesinin Arapça–Farsça terkip kurallarıyla oluşturulmuş. Ayrıca kitâbe-i seng-i mezar, <em>mezar taşının kitabesi</em> anlamına gelen zincirleme bir isim tamlaması. Bütün bunlar Orhan Veli&#8217;nin &#8220;şiir&#8221; hakkındaki düşüncelerini bize yansıtan ipuçları aslında. Malum, kendisi Türk şiirine yeni bir soluk getiren &#8220;Garip” hareketinin önemli bir ismidir. Belki de günümüzün yaygın şiir anlayışlarının temellerini Orhan Veli ve arkadaşları daha o dönemlerde atmıştır bile diyebiliriz. Şiirden; kurala, düzene ve genel kanaate dair ne varsa kovmak istemişlerdir. Hâl böyle olunca, Orhan Veli, bir yandan &#8220;Yazık oldu Süleyman Efendi&#8217;ye&#8221; mısrasını mırıldanırken bir yandan da seçtiği başlıkla kadim şiirimize bir eleştiri getirmektedir. Var olanı terk etmek ve yeni şeyler söylemek. Tabi ki o dönem edebiyat çevresinde ciddi eleştiriler ve yoğun tartışmalar meydana gelmiştir. Yaşanan bütün hâdiseleri edebiyat birikimimiz için bir değer olarak görüyorum. Geçmiş edebî tartışmalar bir yana, Türk şiiri büyük bir kaynaktan doğar ve  ummana dökülür, kanaatini de hep taşıyorum. Şiirimiz bu akışta önüne ne çıkarsa kendisine katar ve büyür. Geleneği yanından ayırmayan bir gelecek misali. Orhan Veli&#8217;yle açık denizde bir sandalın içerisinde sohbet etmek ve bunları ona söylemek isterdim. Muhtemel o da bana tebessüm ederek, &#8220;sokaklar nasıl ki kimsenin değil; düşünceler de öyle.&#8221; derdi.</p>
<p>Orhan Veli için şiir, büyük bir mısradan ibaret görülmemeliydi. Hele de uzun vakitler ayırıp da ortaya çıkarılmaya çalışılan bir mısranın onun gözünde hiçbir değeri yoktu. Zaten kendisinin güneş bile henüz doğmamışken çöpe attığı bir sürü kafiyeleri vardı. Şimdi onlarla bir mısra inşa etmek için saatler mi harcayacaktı! Orhan Veli için hayatı dinlemekti mühim olan ve olsa olsa büyük şiir ancak bu “dinlemek” olurdu.</p>
<p><strong><em>&#8220;Dinle bakalım, işitebilir misin</em></strong><strong><em><br />
</em></strong><strong><em>Türküsünü damların, bacaların</em></strong><strong><em><br />
</em></strong><strong><em>Yahut da karıncaların buğday taşıdıklarını</em></strong><strong><em><br />
</em></strong><strong><em>Yuvalarına?&#8221;</em></strong></p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-1185 alignleft" src="https://besincimevsim.net/wp-content/uploads/2025/12/ChatGPT-Image-16-Ara-2025-11_29_55-450x300.png" alt="" width="497" height="331" srcset="https://besincimevsim.net/wp-content/uploads/2025/12/ChatGPT-Image-16-Ara-2025-11_29_55-450x300.png 450w, https://besincimevsim.net/wp-content/uploads/2025/12/ChatGPT-Image-16-Ara-2025-11_29_55-1024x683.png 1024w, https://besincimevsim.net/wp-content/uploads/2025/12/ChatGPT-Image-16-Ara-2025-11_29_55-768x512.png 768w, https://besincimevsim.net/wp-content/uploads/2025/12/ChatGPT-Image-16-Ara-2025-11_29_55-630x420.png 630w, https://besincimevsim.net/wp-content/uploads/2025/12/ChatGPT-Image-16-Ara-2025-11_29_55-696x464.png 696w, https://besincimevsim.net/wp-content/uploads/2025/12/ChatGPT-Image-16-Ara-2025-11_29_55-1068x712.png 1068w, https://besincimevsim.net/wp-content/uploads/2025/12/ChatGPT-Image-16-Ara-2025-11_29_55.png 1536w" sizes="(max-width: 497px) 100vw, 497px" />Bir roman kahramanıdır Orhan Veli. Bütün kurguyu derinden sarsan bir kahraman hem de. Şiirlerinde ve hikâyelerinde günlük olayları ve halkın sıradan yaşantılarını anlatır. Ve öyle bir anlatır ki, tüy hafifliğinde ve yediden yetmişe herkesin anlayabileceği bir dilde. Ama bazen anlattıklarının içerisinde apayrı düşünceler ve kederler gizler. Bir roman kahramanı olarak bir şehirden başlayıp dur durak bilmeksizin başka şehirlere yürümektedir. Bir tren sesi duymayagörsün iki gözü iki çeşme oluverir birden. Yol türküleri mırıldanır durmadan. Demiştik ya babası müzisyen diye, klarnet çalarmış. Orhan Veli de keman alırmış eline. Dilinde bitmeyen türkülerle&#8230; Çok sevdiği İstanbul&#8217;dan çıkar ta Zonguldak&#8217;a kadar&#8230; Geçtiği şehirleri, türkülere katarak anlatır bize. Her yerde bir fotoğraf canlanır gözümüzde. Bazen de birkaç türkü işitir, yutkunamaz oluruz:<strong><em>&#8220;Siyah akar Zonguldağın deresi;</em></strong><strong><em>Yüz karası değil, kömür karası;</em></strong><strong><em>Böyle kazanılır ekmek parası.&#8221;</em></strong></p>
<p>İstanbul&#8217;u gözleri kapalı dinlerken bir yandan da geçmişi hatırlar Orhan Veli. Geçmiş onun için hâlâ izi sürülmeye değer bir yerdedir. Mısralarında ahengin ve uyumun yer yer parıldadığını görürüz. Kafiyeyi evinden kovsa bile şâir, onun imkânlarına pek çok yerde sığınmaktadır. Belki de çok önceleri kaleme aldığı vezinli şiirlerindeki estetiği ve güzelliği gönlünden tamamen çıkarıp atamamıştır. Ezberlediği yollar ve işittiği su sesleri şiirlerine bir ahenkle girerdi Orhan Veli&#8217;nin. Tabiatın renklerini duyurmak isterken mâzinin bütün birikimini getirirdi şiirine. Ne güzeldir o nidâ tüten şiirleri:</p>
<p><strong><em>&#8220;Ey tahta perdenin üzerinden aşan hatmi</em></strong><strong><em><br />
</em></strong><strong><em>Ve havaları seslerimizle dolu bahar,</em></strong><strong><em><br />
</em></strong><strong><em>Koşuştuğumuz yollar, oynadığımız sular,</em></strong><strong><em><br />
</em></strong><strong><em>Kâğıttan teknesinde sevinç taşıyan gemi.&#8221;</em></strong></p>
<p>Orhan Veli, arkadaşlarıyla birlikte neşrettiği Garip kitabının önsözünde şiir hakkındaki düşüncelerini belirtiyor. Ama ilk baskıdan dört yıl sonra bu düşüncelerinin bir kısmının değiştiğini ve bu durumun da gayet doğal bir sonuç olduğunu Garip&#8217;in ikinci önsözünde ifade ediyor. Kendisi durumlar karşısında genel olarak bu tavrı sergilemektedir: <em>rahat ve endişesiz.</em> Onun, elleri cebinde ve tutturduğu bir ıslık sesiyle ele aldığı pek çok durum vardır. Bunlardan bir tanesi Nasreddin Hoca Hikâyeleridir. Hocaya ait fıkralardan 79 tanesini &#8220;manzum hikâye&#8221; şeklinde yeniden kaleme almıştır Orhan Veli. Öyle sanıyorum ki en sevdiğim eseri de budur. Kanaatim de, bu eserinin var olanlar içerisinde en nadide oluşu yönündedir. Orhan Veli, Türkçemize olan hassasiyetiyle ve millî bir hissedişle bu eseri oluşturma düşüncesinin doğduğunu önsözde şöyle anlatır: <strong><em>&#8220;Bu fıkraları bulabilmek için birkaç kitap karıştırdıktan sonra gördüm ki ünü yabancı ülkelere kadar yayılmış olan bu millî kahramanın hikâyeleri daha Türkçe olarak yazılmamış. Güzel bir üsluptan geçtim, okuduğum kitaplarda, doğru dürüst bir Türkçe bile yoktu. Bunun üzerine de, bu fıkraları okunabilir bir dille yazmanın, küçümsenemeyecek bir iş olduğuna inandım.&#8221;</em></strong> (Nasrettin Hoca Hikâyeleri, YKY, 16. baskı, 2009)</p>
<p>Orhan Veli&#8217;nin yakın dostu Şevket Rado&#8217;nun da Nasrettin Hoca fıkralarının manzum hikâyeye dönüşmesinde açıkça payı olduğunu yine Orhan Veli&#8217;den öğreniyoruz. Bu fikri ortaya atan ve kendisine bu fikirden bahseden Şevket Rado&#8217;dur. Ayrıca Orhan Veli’nin, La Fontaine&#8217;den yaptığı her bir çeviri için de Şevket Rado’dan telif aldığını mektuplarından öğreniyoruz. Genç yaşta hayatını kaybeden ve kahve tiryakiliği ile meşhur Orhan Veli’yi mektuplarından bile tanımak mümkündür. Şevket Rado’dan para talep ederkenki üslubu ve “edebiyat tarihçisi” bulsun diyerek adını gizli tuttuğu sevgilisine yazdığı mektupları… Daha ne çok şey vardır şüphesiz söylenecek. Ama yine de bizler Orhan Veli’ye dair sözlerin en güzel hitamı onun mısraları olacaktır diyerek şöyle bitirelim:</p>
<p><strong><em>“Ne bileyim,<br />
</em></strong><strong><em>Belki daha bin bir huyum vardır.<br />
</em></strong><strong><em>Amma ne lüzum var<br />
</em></strong><strong><em>Hepsini sıralamaya?<br />
</em></strong><strong><em>Onlar da bunlara benzer&#8230;”</em></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://besincimevsim.net/kultur-sanat/edebiyat/elleri-usurken-bile-islik-calan-bir-sair-orhan-veli/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şiirimizin İzinde</title>
		<link>https://besincimevsim.net/kultur-sanat/edebiyat/siirimizin-izinde/</link>
					<comments>https://besincimevsim.net/kultur-sanat/edebiyat/siirimizin-izinde/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erkan Terzi]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 30 Jul 2025 11:14:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[şiir]]></category>
		<category><![CDATA[türk şiiri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://besincimevsim.net/?p=1050</guid>

					<description><![CDATA[Şiirimiz, yüzyıllar boyunca halkımızın ifade biçimi olarak kendisine varlık alanı bulmuştur. Milletimiz; ilahi ve beşeri muhabbetlerini, kahramanlarını ve bütün kederlerini şiire açmıştır. Şiirle kalbi arasında köprüler kurmuştur. Her ne kadar edebiyat tarihlerinde gördüğümüz kriterlere göre bir okuma yapılıyorsa da 19. asırdaki edebî hareketlilikler bizi köklü şiir geleneğimizden uzaklaştırmamalı kanaatindeyim. Böyle oluyordur demek tabi ki çok [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Şiirimiz, yüzyıllar boyunca halkımızın ifade biçimi olarak kendisine varlık alanı bulmuştur. <strong>Milletimiz; ilahi ve beşeri muhabbetlerini, kahramanlarını ve bütün kederlerini şiire açmıştır.</strong> <strong>Şiirle kalbi arasında köprüler kurmuştur</strong>. Her ne kadar edebiyat tarihlerinde gördüğümüz kriterlere göre bir okuma yapılıyorsa da 19. asırdaki edebî hareketlilikler bizi köklü şiir geleneğimizden uzaklaştırmamalı kanaatindeyim. Böyle oluyordur demek tabi ki çok keskin ve asılsız bir ifade olur. Modern şiir bağlamında düşünmeye çalışıyorum. Böyle düşününce çaresizce şu soruyu sormamak elimde olmuyor: bugün gelenekle irtibatımız bir nebze olsun kaldı mı?</p>
<p>Edebiyatımızda bazı kelimeler vardır ki kökleşmiş ve terimleşmiştir. Bunlardan birisi bence mektep kelimesidir. Benim de yeri geldiğinde kullanmayı çok sevdiğim bu ifade edebiyatımızda ne güzel bir yer bulmuştur kendine. Yahya Kemâl mektebi diyoruz değil mi? Yahya Kemâl, edebî-fikrî anlamda öyle kudretli bir çığır açmıştır ki, edebiyatımızdaki “mektep şahsiyetlerden” biri olmuştur. Onun açtığı çığırlara basan ve o izleri bırakmayan nice kıymetli şahsiyetler gelip geçmiştir. En az mektep kelimesi kadar anlamı ve kapsamı geniş bir diğer ifade de gelenektir. Bu kelimenin geçmediği tarihî-edebî bir metin düşünemiyorum. Peki gelenek dediğimizde neyi kast ediyor ve anlatmak istiyoruz. İşte burası çok kritik. Bu ifadeyle açmaya çalıştığımız birçok konunun daha da kapalı bir hâle dönüştüğünü hissediyorum. Çok kez şöyle şeyler duyarız, “geleneği devam ettiren şâir” veya “gelenekten beslenen yazar” vs. Günümüz edebiyat faaliyetlerini gözümün önüne getirdiğimde böyle ifadelerin karşılığının zayıfladığını görüyorum. Başka bir deyişle, gelenek dediğimiz şey kendi içerisinde de yeni bir gelenek doğurmuştur. Geleneğin kendi üslubu ve anlatım biçimi oluşmuş zaman içinde. Biz oluşan bu anlatım biçimlerine göre geleneği tarif ediyor ve kişileri ona göre konumlandırıyoruz. Hatta bazen konumlandıramıyoruz. Mesela Hüseyin Rahmi Gürpınar; Tanzimat, Servet-i Fünun, Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerini yaşamış bir isim. Fakat onu hangi topluluğa katabiliriz? Zannım odur ki hiçbirine. Kendisini her zaman mesafeli bir yere konumlandırabilmiş bir şahsiyettir.</p>
<figure id="attachment_1056" aria-describedby="caption-attachment-1056" style="width: 270px" class="wp-caption alignleft"><img decoding="async" class="wp-image-1056" src="https://besincimevsim.net/wp-content/uploads/2025/07/Gench_Kalemler_Front_Page-252x450.jpg" alt="" width="270" height="482" srcset="https://besincimevsim.net/wp-content/uploads/2025/07/Gench_Kalemler_Front_Page-252x450.jpg 252w, https://besincimevsim.net/wp-content/uploads/2025/07/Gench_Kalemler_Front_Page-235x420.jpg 235w, https://besincimevsim.net/wp-content/uploads/2025/07/Gench_Kalemler_Front_Page.jpg 326w" sizes="(max-width: 270px) 100vw, 270px" /><figcaption id="caption-attachment-1056" class="wp-caption-text">Genç Kalemler Dergisi 1910-1912</figcaption></figure>
<p>Artık edebî birikimin gelenekten taşıp bugünün tam da ortasına düşme vakti geldi ve geçiyor. Hangimiz elimize aldığımız bir derginin içerisinde aruzla yazılmış bir şiire rastlıyor? Öyle ki böyle bir şiirle karşılaşma ihtimalimizin çok zayıf olduğunu da peşinen biliyoruz. Bu durumun arkasında yatan birçok sebep de vardır şüphesiz. Ancak ben bir tanesini söylemekle iktifa etmek isterim: Edebiyat dergileri. Evet, yanlış duymadınız. Ben de çok kez heceyle şiir yazma temayülleri içerisine girmiş biri olarak her defasında bu yoldan geri döndüm. Yine bir nebze olsun heceyle yazanlara yumruğumuzu çok sıkmıyoruz ama aruzla yazmak kabul edilebilir mi! Aruzla veya heceyle yazmak isteyenler elbette ki yazabilir fakat benim fark ettiğim kadarıyla durum biraz karışık. Çağın dili şeklinde başlayan ve ortaya atılan düşünceler ister istemez aruzla şiir yazmanın çağ dışı bir şeymiş gibi olduğunu hissettiriyor. Hatta şunu kendimize bir soralım: gül-bülbül edebiyatı diye diye klasik şiiri modern şiirden çok koparmadık mı?</p>
<p>Şiir, yazılmaktan çok söylenen bir şey. En azından kadim zamanlar bize öyle olduğunu hissettiriyor. Söylenen bir şey, ne demek! Bir sohbet meclisinde, mescitlerde veya akraba buluşmalarında irticalen bir kimsenin şiir okuyabileceğinin mümkün olması. Ben doğrudan bunu anlıyorum. Aklıma Mehmet Âkif’in Safahat’ındaki dizeler geliyor. Ne kadar okunası ve duyulduğunda haz alınası mısralar değil mi? Cami kürsülerinden yükselen seslerin içerisinde de devamlı Âkif’in mısralarını duyarız. Çünkü şiir, aynı zamanda sesli de okunabilecek bir şeydir. Mehmet Âkif’in mısraları zaten milletin maneviyatına karışmıştır diyebiliriz. O hâlde bu sefer Ahmet Muhip Dıranas’tan örnek verelim. Onun meşhur “Kar” şiirini hatırlayalım. <strong>“Kardır yağan üstümüze geceden / Yağmurlu, karanlık bir düşünceden”</strong> diye başlayan fevkalade şiiri… Nedendir bilmem, bu şiire başladığımda farkına varmadan sesli okurum. Mırıldanarak okumak aynı hazzı vermez. Şiirin de bir tabiatı var. Açmak, söylenmek istiyor. Bir bozlak çığırtmasına karışmak ve bazen de bir âşığın gönlüne dolmak istiyor. Çokça misal vermek mümkün. Halkımız; Karacaoğlan’ı, Yunus Emre’yi kitapları karıştırarak değil, sohbet meclislerinde işitip sevmedi mi?</p>
<p>Günümüzde çokça şiir toplantıları yapılıyor. Bazen birden fazla şâir, şiire dair meseleleri konuşmak üzere dâvet ediliyor. Evet, “insanın bir kalbi vardır ve onu hatırlamalıdır.” Bu yüzden edebî meclisler çoğalmalı, buna bugün her şeyden çok ihtiyacımız var. Ama sorum şu: bu toplantılarda ne yapılıyor? En azından ne yapılmadığını ben söyleyeyim: şiir okunmuyor. Ben şahit olduğum durumları kritik ediyorum. Bu yüzden vaziyetin bütün gerçekliğiyle böyle olduğunu görüyorum. Poetika konuşmaktan şiir okumaya vakit pek kalmıyor. Biraz dikkat edersek göreceğiz ki, şiirlerimiz de kolay kolay ezberde kalmıyor. Yani çağın dilini yakalamak adına atılan adımlar, şiir meclislerimizi gayet tatsız-tuzsuz bir hâle getirdi diyebiliriz. İnsanlar eş-dost-akrabasını alıp “Gel. Bir şâir gelmiş. Gidelim,” dese o şâirimizden duyacağı belki de yalnızca kuramsal ifadeler olacaktır. Zihin ve gönül dünyası şiirin iklimine ne kadar açılacaktır? Çok çarpıcı bir misal vereyim. Bu toprakların yetiştirdiği kıymetli bir zurnazen var. İsmi Binali Selman. Aslında halkımız onun icralarına âşinadır. Yeşilçam filmlerinin birçoğunda onun icraları vardır. Kibar Feyzo da bu filmlerden biri. Yıllar geçmiş, bir NBA oyun tasarımcısı, oyun için Kibar Feyzo’da icra edilen bir müziği seçmiştir. Binali Selman, önce halkına daha sonra dünyaya, bir nevi, ses olmuştur. İşte şiirimizin mahiyeti de bundan farklı değil. Bizim çok güçlü bir âşık edebiyatımız var. Belki poetik anlamda ortaya bir ürün koyamamışlardır ama halkın gönlünde ne güzel yer etmişlerdir. Bence mesele tam olarak budur. Şiirin şuurla bir bağı var. Abesle iştigal etmenin veya şuursuzca cümleler terennüm etmenin bir anlamı yok. <strong>“Oku, şâyed sana bir hisli yürek lâzımsa / Oku, zîrâ onu yazdım, iki söz yazdımsa”</strong> diyen Mehmet Âkif, bir anlamda bence şiirin de tarifini yapıyor. Her üç kişiden beşi şâir olan bir millet olduğumuz çokça söylenir. Eğer Sezai Karakoç’un Edebiyat Yazıları’na bir bakacak olursak durum pek de öyle değildir. Ya da Necip Fazıl’ın Çile’sinde ele aldığı şiir ve şâir bahsine…</p>
<p>Aslında hikâyet etmek bile başlı başına bir şikâyet biçimidir. Ben de var olan günümüz meselelerini hikâyet edercesine anlattığım için bir anlamda şikâyetçi durumuna büründüm. Oysa şikâyet etmek, en kolay ve konforlu alandır. Çünkü her şeyde bir itiraz noktası bulunabilir. Peki bunları bile bile neyden yakınıyorum? Belki de çokça şahit olduğum eleştiriler ve yöntemlerden dolayı zihnime doluşanlar var. Bu yazının, başından sonuna kadar, bir müdafaa hüviyetine bürünmesi beni çok rahatsız edecektir. Bizim edebî birikimimiz aciz değildir ki. Sanatıyla, rengiyle çok kuvvetlidir. Günümüzde de bu renk bütün ihtişamıyla mevcuttur. Gelgelelim ben, çok keskin çizgileri olan edebî tavırların karşısında şiirimizin aslında ne olduğunun hatırlatılması kanaatini taşıyorum. Evet, bu yazı başlı başına bu dertten doğdu diyebilirim. Birazcık insaflı olursak göreceğiz ki, günümüzde pek çok şâir bile kendi şiirlerini ezberden okuyamamaktadır. Bu durum, sanat açısından belki çok bağlayıcı bir şey değildir ama benim için çok hassas olan noktalardan birini ifade ediyor. TDK sözlüğünde şiir, <strong><em>“Düş gücüne, hayale, imgeye, gönle seslenen, anı, duygu, coşku uyandıran, etkileyen şey.”</em></strong> şeklinde tanımlanmış. Bu tanımdan da hareketle şiirin ve şâirin kudretini hatırladıkça hassasiyetlerim çoğalıyor. O hâlde İbrahim Tenekeci’nin mısraları imdadıma yetişsin ve son sözler onlar olsun: <strong>“Derdimi anlattım Efendim / derdimi anlattım, sözü yormadan.”</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>**</strong></p>
<p>Görsel:https:/tr.wikipedia.org/wiki/Genç_Kalemler</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://besincimevsim.net/kultur-sanat/edebiyat/siirimizin-izinde/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mustafa Akar’ın Şiirine Genel Bir Bakış</title>
		<link>https://besincimevsim.net/kultur-sanat/edebiyat/mustafa-akarin-siirine-genel-bir-bakis/</link>
					<comments>https://besincimevsim.net/kultur-sanat/edebiyat/mustafa-akarin-siirine-genel-bir-bakis/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erkan Terzi]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 13 Feb 2025 08:09:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[lacivert dergi]]></category>
		<category><![CDATA[mustafa akar]]></category>
		<category><![CDATA[şiir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://besincimevsim.net/?p=913</guid>

					<description><![CDATA[1960’lı yıllardan itibaren Türk şiiri imge ve modernizm gibi kavramlarla da anılır olmuştur. İkinci Yeni tarzı modernist şiirin karşısında, açık-anlaşılır şiiri savunan şâirler durmuştur. Uzun yıllar tartışılan şiirdeki modernlik meselesi bugün de sık sık gündeme gelmektedir. Şâir Mustafa Akar da modern şiirin güçlü seslerinden biridir. Bugün bizler, Mustafa Akar’ın şiirlerini yayımlanmış 5 kitabından okuyoruz. Bu [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>1960’lı yıllardan itibaren Türk şiiri imge ve modernizm gibi kavramlarla da anılır olmuştur. İkinci Yeni tarzı modernist şiirin karşısında, açık-anlaşılır şiiri savunan şâirler durmuştur. Uzun yıllar tartışılan şiirdeki modernlik meselesi bugün de sık sık gündeme gelmektedir. Şâir Mustafa Akar da modern şiirin güçlü seslerinden biridir. Bugün bizler, Mustafa Akar’ın şiirlerini yayımlanmış 5 kitabından okuyoruz. Bu yazımızdan maksat da ilk kitabından başlayarak Mustafa Akar’ın şiir dünyası hakkında kısa bir okuma yapmaktır.</p>
<p>Çocukluğunu ve ilk gençlik zamanlarını Giresun’da geçiren şâir, bu dönemlerde denizle ve yeşille bir bağ kurmuştur. 2002’de yayımlanan ilk şiir kitabı Gökada’da, tabiatın sesini bize açıkça hissettirmektedir. Öyle ki, kitabın ilk şiiri Saksıda Sarı Sardunyalar, kuş ve çiçeklerle başlamaktadır. Gökada’daki şiirlerde geçen bazı kelimelere şöyle bir bakalım: <em>sardunya, nergis, lâle, sümbül, karanfil, menekşe, böğürtlen, üzüm, kiraz, zerdali, fesleğen, gül, küpe çiçeği, çöl zeytini, nar, erguvan, buhurumeryem, leylak, kasımpatı, elma, ıhlamur, erik, göç çiçeği, kayın ve çamlar.”</em> Şâirin çiçekleri bu denli anmasının doğup büyüdüğü topraklarla bir  ilgisi vardı. Fakat bunun yanında bir de sığınma ve kaçış yeriydi çiçekler:</p>
<p><strong>“İçimdeki koskoca hiçliğe hayat kılığında</strong></p>
<p><strong>Müthiş anlatılmaz bir çiçeği sığdırıyorum”</strong></p>
<p>Mustafa Akar bu kitapla kendine bir Gökada inşa etmek istemiştir. Yapraklarını Türkçe açan, açıldığında Yunus kokan çiçeklerin diyarı olmalıydı bu yer. Hatta bütün umutlar tükenip geriye bir tek çare kalmasa dahi şâirin beklediği yine bir çiçekten başka bir şey değildir:</p>
<p><strong>“İdamıma gelirken bir avuç çiçek lütfen”</strong></p>
<p>Mustafa Akar tam yedi yıl sonra, 29 yaşında, bu sefer de “Tenezzül” adlı şiir kitabını yayımlamıştır. Ama o artık kendi kalbine bile geç kalmış bir şehirlidir. Memleketinden ayrılıp İstanbul’a taşınmıştır. Bu kitabında doğup büyüdüğü topraklara ve bu toprakların acılarına kayıtsız değildir. Sevinci de, hüznü de bu topraklara aittir. Ama her ne olursa olsun, dünyaya ve toprakta açılan yaralara karşı şiirden ve çocuklardan umudu her zaman vardır:</p>
<p><strong>“Becerikli bir şâir olsam </strong></p>
<p><strong>Büyük yaraların peşine salardım çocukları”</strong></p>
<p>Belki de şâir, büyük yaraların büyük şiirlerle kapanacağını anlatmak istiyordu. Sancısını çektiği acıların çok uzaklarda değil yanı başımızda olduğunu bize çok yerde hatırlatıyordu.</p>
<p>Mustafa Akar, bütün bekleyişlerinde şiirini de kendine yoldaş kılmıştır. İyiliğin ve güzelliğin şiirden ayrı bir yeri yoktur onun kalbinde. Şiirle iyileşir, şiirle çıkar dünyanın karşısına. Bütün şiirler belki de bir bekleyişin eseridir:</p>
<p><strong>“Ki şiirler söylemişim de ben neler beklemişim”</strong></p>
<p>2013’te yayımlanan üçüncü şiir kitabı Tüm Nefesliler’le beraber Mustafa Akar’ın poetik görüşleri de ön plana çıkmaktadır. “Şiir, bugünün dünyasında neye karşılık gelmektedir” sorusunun cevabını bu kitaptan okuyoruz. Şâir bize, 700 atlıya karşı elindeki 300 dizeyle karşılık verdiğini söyler. Bir kavganın göbeğinde şiiri kendine kılıç ve kalkan bilmektedir. Bu yüzden olsa gerek bütün kötülüklerin duvarına tek bir levha asmıştır:</p>
<p><strong>“Dikkat şiir çıkabilir”</strong></p>
<p>Türkiye’nin meselelerine de kayıtsız değildir Akar. Şiirin tanımını yaparken şöyle der:</p>
<p><strong>“Misafire çam kokulu ve süslü yorganlar çıkartan </strong></p>
<p><strong>Taşra kadınlarını anlatmak istemek, şiirdir”</strong></p>
<p>Mustafa Akar, bu kez de 2018’de Berhayat isimli kitabıyla okurunun karşısına çıkar. Berhayat, “diri, yaşamaya devam eden” anlamlarına gelmektedir. Gençliğinde bateri çaldığını bildiğimiz şair, kitabın ilk şiirine de başlık olarak bir müzik terimi olan Peşrev’i koymuştur. “Giriş” anlamına gelen bu kelime kitaptaki ilk şiir olması ve poetik düşünceler içermesi sebebiyle bir hayli anlamlıdır.</p>
<p>Şair şiirinde günlük, sıradan olaylardan bahsedeceğini söyler. Annelerin de anladığı, yetimleri sevindiren bir şiir… Hatta bir sıkıntıdan, bir kederden bahsedecekse “bu her insanın başına gelebilecek bir şey olmalıdır,” der:</p>
<p><strong>“Gerçekçi bir şiir yazmak istiyorum, gerçek bir şiir”  </strong></p>
<p>Günlük sorunları, hüznü ve hatta her ân için bize çok yakın olan ölümü bu kitaptaki şiirlerinde çok kez işleyen Mustafa Akar, umutsuz ve tükenmiş değildir. Tam aksine birçok tecrübenin izlerini gördüğümüz bu şiirlerde apayrı bir sesi de şair bize duyurmaktadır:</p>
<p><strong>“Erteleme maçı gibi değil, hayır</strong></p>
<p><strong>Başka bir şekilde yeneceğiz dünyayı”</strong></p>
<p>Son şiir kitabı ise 2020’de yayımlanan “Kötü Arkadaşlardan Öğrendiğim İyi Şarkılar”dır. Bu eser isimlerini Türk müziğinin makamlarından alan üç bölüme ayrılmıştır: Ferahfeza, Muhayyer ve Dügâh. Okurunu âdeta bir şarkıya dâvet ediyor gibidir şâir. İsmet Özel’in &#8220;Eve dön! Şarkıya dön! Kalbine dön!” mısrasındakine benzer bir çağrıyı sık sık duyarız. Mustafa Akar <strong>“en son umut ölür/adımız çok daha sonra”</strong> diyerek bu şarkının bitmeyeceğini de müjdeler gibidir.</p>
<p>Şâir ayrıca, bu eserinde de dünyanın çocuklara biçtiği kadere razı değildir. Hayatın bütün acılarına karşı çocukların masumiyetini hatırlatır. Bu sebepten masumiyet yolunda şâirin bizden istediği de şiir atına binmektir. Onu da şu mısrasıyla haykırır:</p>
<p><strong>“Bu şiiri dinle n’olursun”</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="font-size: 14pt;">Erkan Terzi</span><br />
Beşinci Mevsim dergisi yazarı</strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://besincimevsim.net/kultur-sanat/edebiyat/mustafa-akarin-siirine-genel-bir-bakis/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
