<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Tarih &#8211; Beşinci Mevsim</title>
	<atom:link href="https://besincimevsim.net/kategori/kultur-sanat/tarih/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://besincimevsim.net</link>
	<description>Beşinci Mevsim Degisi Kültür, Sanat ve Fikir Platformu</description>
	<lastBuildDate>Thu, 29 Jan 2026 10:19:43 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://besincimevsim.net/wp-content/uploads/2025/01/simge-300x300.jpg</url>
	<title>Tarih &#8211; Beşinci Mevsim</title>
	<link>https://besincimevsim.net</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Hased-i Akran Belasına Uğrayan Şehid Âlim: Molla Lütfi II</title>
		<link>https://besincimevsim.net/kultur-sanat/tarih/hased-i-akran-belasina-ugrayan-sehid-alim-molla-lutfi-ii/</link>
					<comments>https://besincimevsim.net/kultur-sanat/tarih/hased-i-akran-belasina-ugrayan-sehid-alim-molla-lutfi-ii/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Görgün ÖZCAN]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 29 Jan 2026 10:19:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[molla lütfi]]></category>
		<category><![CDATA[şehid alim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://besincimevsim.net/?p=1204</guid>

					<description><![CDATA[Molla Lütfi Neden Öldürüldü? Fatih Sultan Mehmed ve II. Bayezid dönemlerinde yaşayan Molla Lütfi, felsefe ve dînî ilimlerdeki bilgisiyle dikkat çeken ama aynı zamanda mizah ve hicve düşkün sivri dilli bir âlimdi. “Uslu Şücâ Münazarası” adında bir Harname kaleme almasından mizaha yeteneği olduğunu anlıyoruz. Üst düzey devlet erkanı ile arası Fatih’e musahib olacak derecede iyi [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Molla Lütfi Neden Öldürüldü?</strong></p>
<p>Fatih Sultan Mehmed ve II. Bayezid dönemlerinde yaşayan Molla Lütfi, felsefe ve dînî<br />
ilimlerdeki bilgisiyle dikkat çeken ama aynı zamanda mizah ve hicve düşkün sivri dilli bir<br />
âlimdi. “Uslu Şücâ Münazarası” adında bir Harname kaleme almasından mizaha yeteneği<br />
olduğunu anlıyoruz. Üst düzey devlet erkanı ile arası Fatih’e musahib olacak derecede iyi idi.<br />
Fatih ilim ehline ne kadar müsamahakâr ve alakadâr ise, oğlu Bayezid o derecede<br />
muhafazakar ve mesafeli bir padişahtı. Eskiler “kurbet-i sultân âteşi sûzan” demişler. Bu<br />
yakınlık, Molla’nın meslektaşları olan devrin medrese ulemasının kendisinden rahatsız<br />
olmasına, hased ve iftira ile katline ferman vermesine neden oldu.</p>
<p>Molla Lütfi’nin talebelerinden Şeyhülislam İbn-i Kemal’e Yavuz Sultan Selim sorar:<br />
<em><strong>–Molla lütfi sizin üstadınız imiş. İlm-ü fazlı ma’rûf iken katline bâis ne oldu?</strong></em><br />
Cevap ise mânidar: “Hased-i akran belasına uğradı padişahım!”<br />
İbn-i Kemal devamla, hocasının ince tabiatlı, hoş sohbet ve şakacı bir kimse olduğunu, doğru bildiğini söylemekten ve yanlışları eleştirmekten sakınmadığını bu nedenle düşmanlarının çoğalıp iftira ile helakine sebep olduğunu anlatır Yavuz’a.<br />
Hayatı üzerine bir biyografi kaleme alan Orhan Şaik Gökyay kaynakların hiçbirinde onun ölüm fetvasını doğru bulup katılana rastlamadığını söylüyor. Nitekim ölümü üzerine çok sayıda yas tutanların bulunması ve vefatına düşürülen tarihlerde kendisinin şehit sayılması bu görüşü teyit etmektedir.<br />
Aktarıldığına göre Molla Lütfi mûtat üzere Semaniye medresesinde dersini verdikten sonra<br />
Şeyh Ebû Vefâ zaviyesine gider, ikindi namazının ardından akşam namazına kadar Buhari’den hadis okur ve şerh ederdi. Sahih-i Buhâri’yi okurken cezbeye gelir, gözyaşlarını tutamaz ve ders bitinceye kadar ağlardı. Yine bu derslerden birinde, Buhâri’de Hz. Ali’nin yaşadığı bir olay karşısına geldi. Gazvelerden birinde Hz. Ali’nin vücuduna ok saplanmış, ok kırılmış temren vücudunda kalmıştı. Cerrahlar oku bir türlü çıkaramadığından, yara iyileşmemişti. Hazret bu acıya dayanamaz hale gelmişti. Nihayet namaza durduğunda gelip temreni çıkardılar. Bu sırada namazdaki teveccüh ve huşû hali nedeniyle Hz. Ali okun çıkışından hiçbir acı duymadı.<br />
Mevlâna Lütfi bu kıssayı aktardıktan sonra ağlaya ağlaya;<br />
<em><strong>“İşte hakiki namaz budur, yoksa bizim kıldığımız namaz değil kuru kuruya eğilip kalkmaktır.</strong></em><br />
<em><strong>Böyle namazdan da kimseye fayda yoktur”</strong> </em>der.<br />
Geçmişten aralarında husumet bulunan ve ona hınç besleyen, Arap Molla, Hatipzâde ve İzârî gibi medrese mollaları bu sözü fırsat bilirler. Namaz dedikleri kuru kalkıp eğilmedir, ona itibar yoktur dediğini ve bu sözüyle mülhid olduğunu iddia ederler;</p>
<p>&#8211;<em><strong>“Molla Lütfi dâll ve mudildir. Vücûdu dîni mübîni muhildir”</strong></em> diyerek tezvirata başlarlar. Kendisine kızgın olan devrin vezirlerinden İskender Paşa’yı da arkalarına alarak, Lütfi’yi padişaha şikayet ederler ve soruşturma yapılmasını isterler.<br />
Bu şahıslardan Molla Arap’la aralarında geçmişte basit bir konudan bir tartışma yaşanmıştır.<br />
Tartışmanın konusu fıkıhta abdesti bozan şeyler! Sonradan şeyhülislam olan bu kişi padişahın huzurunda Molla Lütfi’ye;<br />
<em><strong>-“Ekser bildiğin felsefiyattır, mühimmât-ı dîniyyeden ve ulûm-u şer’iyyeden nesne nedir </strong></em><em><strong>bilmezsin. Belki istincâ nedir anlamazsın”</strong> </em>der.<br />
Arap Molla uzun boylu ve kabasakal bir adammış. Molla Lütfi bu taciz karşısında kendini<br />
tutamaz ve padişahın huzurunda olduğunu unutup;<br />
<em><strong>-“Kabasakalını elüme eylersen sana istincanın birkaç türlüsünü bildiririm ve nice bilmediğini </strong></em><em><strong>öğretirim”</strong> </em>diye karşılık verir.<br />
Yine hasımlarından olan meslektaşı Hatipzade’nin yazdığı Haşiye-i Tecrid kitabını; <em><strong>&#8211;</strong></em><br />
<em><strong>“müzahrefattır, ben onun ipliğini pazara çıkartırım”</strong></em> diye eleştirmesi aralarındaki husumetin sebebi olur.<br />
Sahn-ı Seman’da beraber müderrislik ettikleri Molla Îzari’yi ise;<br />
<em><strong>-“Tumturaklı konuştuğuna bakmayın, söylediklerinin ne anlama geldiğini kendisi de bilmez,</strong></em><br />
<em><strong>şöhreti zatına galip, kendi bîmanadır”</strong></em> diyerek eleştirirmiş.<br />
Hakkındaki iftiralar sonucunda, yukarıda adı geçenlerin de aralarında olduğu devrin medrese alimlerinden müteşekkil bir tahkikat heyeti kuruldu. Molla Lütfi’nin söyledikleri yalancı şahitler marifetiyle saptırılarak “<em><strong>namaz dedikleri kuru kalkıp eğilmedir ona itibar yoktur” </strong></em>dediği ve mülhid olduğu iddia edildi. İddialar karşısında;<br />
<em><strong>-“Ben esasta İslam dinindenim. Benim dindarlığımın tadı ilhad zehriyle acılanmamıştır, benim</strong></em><br />
<em><strong>itikadımın şükrü zeval bulmaktan uzaktır. Benim için bu hususta söylenenler yalan ve boş </strong></em><em><strong>laftır. Hâşa bende küfür ve ilhad olsun…”</strong> </em>diyerek kendini savunduysa da savunmasına itibar edilmedi.</p>
<p>Lütfi’nin kanının dökülmesinin mübah olduğuna karar verildi ve Padişahın da tasdiki ile 1494<br />
yılında idam edilerek öldürüldü.<br />
Kaynaklarda katil fetvası verenlerden Molla Hatipzâde’nin o günün akşamı evine geldiğinde,<br />
Molla Lütfi’nin tenkit ederek yanlışlarını ortaya koyduğu Haşiye-i Tecrid kitabını kastederek;<br />
<em><strong>-“Yanlışlarımı ortaya dökecekti, kitabımı onun elinden kurtardım”</strong></em> dediği rivayet edilir.<br />
Devrin şeyhülislamı Efdalüddin’in Molla Lütfi’nin idamını gerektirir bir suçunun<br />
bulunmadığını söyleyerek heyetten çekilmesi üzerine, Hatipzâde tahkikat heyetinin başına<br />
getirilmiştir. Bu kişinin neden heyetin başına geldiği ve katil fetvası verdiği aktarılan bu<br />
beyanından da açıkça anlaşılmaktadır.</p>
<p>İdamın haksız olduğu hem o dönemde hem de sonrasında pek çok kişi tarafından ifade<br />
edilerek Molla Lütfi’nin şehit olduğu kabul edilmiştir. Kabri Eyüp Sultan’da Feshane binasının<br />
karşısındaki Defterdar Mahmud Çelebi mescidi yakınında, şimdiki ana yolun kenarındadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong><br />
<span style="font-size: 10pt;">Orhan Şaik Gökyay, Molla Lütfi, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara 1987.</span><br />
<span style="font-size: 10pt;">Orhan Şaik Gökyay, Şükrü Özen, “Molla Lütfi” TDV İslam Ansiklopedisi,</span><br />
<span style="font-size: 10pt;">https://islamansiklopedisi.org.tr/molla-lutfi</span><br />
<span style="font-size: 10pt;">Şükran Fazlıoğlu, “Molla Lütfi”, İslam Düşünce Atlası.</span><br />
<span style="font-size: 10pt;">https://islamdusunceatlasi.org/molla-lutfi/112</span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://besincimevsim.net/kultur-sanat/tarih/hased-i-akran-belasina-ugrayan-sehid-alim-molla-lutfi-ii/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İflah Olmaz Bir Yara: Kerbela</title>
		<link>https://besincimevsim.net/kultur-sanat/tarih/iflah-olmaz-bir-yara-kerbela/</link>
					<comments>https://besincimevsim.net/kultur-sanat/tarih/iflah-olmaz-bir-yara-kerbela/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Burhan TEMEL]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 03 Dec 2025 12:52:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Hüseyin]]></category>
		<category><![CDATA[Kerbela]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://besincimevsim.net/?p=1156</guid>

					<description><![CDATA[Ağla ey dil ki bugün zulm firavan oldu Gül-i gülzar-ı Nebi soldu perişan oldu Bu işe ins ü melek cümlesi nalan oldu Ehl-i beyt&#8217;e bu zaman gör ki ne tuğyan oldu (Yusuf Fahir) Ölüm ki her ne yaşarsak yaşayalım günün sonunda masanın diğer ucunda bizi bekleyen çatık kaşlı bir gerçek olmuştur. Hal böyle olunca Edebiyatımızda [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><span style="font-size: 10pt;"><strong><em>Ağla ey dil ki bugün zulm firavan oldu<br />
</em></strong><strong><em>Gül-i gülzar-ı Nebi soldu perişan oldu<br />
</em></strong><strong><em>Bu işe ins ü melek cümlesi nalan oldu<br />
</em></strong><strong><em>Ehl-i beyt&#8217;e bu zaman gör ki ne tuğyan oldu<br />
(Yusuf Fahir)</em></strong></span></p>
<p>Ölüm ki her ne yaşarsak yaşayalım günün sonunda masanın diğer ucunda bizi bekleyen çatık kaşlı bir gerçek olmuştur. Hal böyle olunca Edebiyatımızda da bu temanın neden sıklıkla işlenmiş olduğuna kolayca anlam verebilmekteyiz. Türk tarihinin incelenebilir dönemlerinden itibaren karşımıza çıkan ve en yalın haliyle ‘’ölen kişinin ardından söylenen şiirler’’  olarak tanımlanan sagular, Türklerin İslamiyet’i kabulü ve Türk İslam sentezinin doğduğu dönemlerde yerini mersiyelere bırakmıştır. İnsanlarda derin üzüntüye sebep olan doğa olayları, savaşlar, ölümler, göçler vb. konuların aktarıldığı, yer yer sözün dahi ağladığı bu şiirler; taşıdığı malzemeler sebebiyle bize öznel bir tarihi tanıklık da sunar. Burada öznel tarih tanıklığı ifademin tarihin aktarılması hususunda devasa bir problemin kaynağı olduğunu hatırlatmakta fayda var.  Yazımızın ilerleyen bölümlerinde bu konuya değinme arzusundayız.</p>
<p>Efendimizin (s.a.v) gözbebeği torunlarından Hz. Hüseyin’in Kerbela’da şehit edilmesi hadisesi de -hadisenin vukuu bulduğu andan itibaren- şiirlere konu edilmiş ve bu konuda kaleme alınmış şiirler, günümüze kadar sayısını tam manasıyla tespit edemeyeceğimiz şekilde artmıştır. Nitekim bu hadise Müslümanlar üzerinde derin bir etki bırakmış ve konuyu bir yas atmosferine büründürmüştür. Kerbela olayı, daha önceleri kaynaklarda bölümler halinde ve tarihi bir olgu olarak yer almıştır. Ancak bu yas atmosferinin bir sonucu olarak zamanla müstakil eserler olan ‘’Maktel-i Hüseyin’’ler yazılmaya başlanmıştır. Özellikle Şii Büveyhiler döneminde Muharrem ayının resmi bir ‘’matem ayı’’ ilan edilmesiyle birlikte Maktel-i Hüseyinlere verilen önem artmış bununla beraber bu eserlerin amaçlarında da sapmalar meydana gelmiştir. Önceleri bilgi aktarmak amacında olan maktel şairleri artık eserlerini matem toplantılarında halkı coşturmak amacıyla kaleme almaya başlamışlardır.<br />
Konunun dağılmaması arzusuyla Maktel-i Hüseyinleri şimdilik bir örnek olarak burada bırakıp sonraki yazılarımızda ele almak istiyoruz.</p>
<p>Malzemesi dil ve insan olan bilimlerin birbirleriyle etkileşimi muhakkak kaçınılmazdır. Bu yönüyle bir şiir pek tabii bir şekilde tarihe tanıklık edebilir ancak <strong>Marc Bloch’un <em>Tarihin Savunusu</em></strong> adlı eserinde değindiği gibi tarih biliminin bu özelliğinin hem zaaf hem de erdem teşkil eden ayırt edici bir nitelik olduğunu da unutmamak gerekir. Söz konusu ‘’öteki’’nin portrelerini göz gönüne sermek olduğunda tarihçinin uzun bir süre yargıçlık yaptığı, kendisini övgü ve yergiler dağıtmakla yükümlü gördüğünü anlamaktayız. Bu konu ekseninde Kerbela olayı da taşımış olduğu acılar sebebiyle Müslümanlar arasında hala sıcaklığını korumaktadır. Şüphesiz ki Âlemlere rahmet olarak gönderilen peygamber efendimizin gözbebeği ve ‘’cennet gençlerinin efendileri’’ olarak tanımladığı torunlardan Hz. Hüseyin’in susuz bırakılarak şehit edilmesi her birimizin yüreğinde derin yaralar açmış, hadiseyi ne zaman anımsasak yüreğimiz yanmıştır. Ancak meseleyi anlamak ve anlamlandırmak için, tarihi verilerin sonraki kuşaklara yol gösterici özelliğinin aksamadan ve etik bir sapmaya uğramadan miras bırakılması için konuya dönemin şartlarını göz önünde bulundurarak ve kahramanlarının en nihayetinde ‘’insan’’ olduğunu; zaaflarının, beklentilerinin, yanlışlarının olabileceğini aklederek yaklaşmamız gerekir. Bu unsurlardan koptuğumuz andan itibaren tarihi gerçeklikler yerini efsanevi söylentilere bırakacaktır.</p>
<p>Bu yazıyı kaleme almamızın sebebi tarih ilminin bize sunduğu veriler vasıtasıyla olayları ve olguları hakikat terazisinde tartmak olmuştur. Bu çabamızın küçük bir parçası olan metni kaleme alırken her ne kadar akademik olmaması için çaba sarf etmişsek de genel çerçeveyi genel kabuller üzerine inşa ettiğimizi de belirtmek isterim. Gayretimiz insanı anlama çabası olmuştur.<br />
<span style="font-size: 10pt;"><strong><em>Allâh&#8217;a tevekkül edenin yâveri Hak&#8217;dır.<br />
</em></strong><strong><em>Nâ-şâd gönül bir gün olur şâd olacaktır. (Ziya Paşa) </em></strong></span></p>
<p><span style="font-size: 12pt; font-family: 'arial black', sans-serif;"><strong>Hakikate Giden Yolda Kerbela </strong></span></p>
<p>İslam Tarihinin erken dönemlerinde cereyan eden bazı olaylar hakkında şüphesiz ki tartışmalar günümüze kadar süregelmiştir. Çıkan ihtilaflar, savaşlar ve ölümler aslına bakıldığında bir nevi bu tartışmaların bir sonucu olmuştur. Hal böyle olunca da bu hadiselerin aktarılması hususunda bilinçli ya da bilinçsiz tahriflerin yapılmış olabileceği gerçeğinin göz ardı edilmemesi hayatidir. Zira Kerbela’nın da bu tahrifler neticesinde efsanevi bir anlatımı ortaya çıkmıştır. Elbette bu tahriflerin çok sonradan ortaya çıktığı düşüncesi de yanıltıcı olacaktır çünkü hadisenin vukuu bulmasından sonra erken dönem ravilerinde de bu tahriflerin başladığı görülmektedir. Tarihin bize sunduğu verileri incelediğimizde Hz. Hüseyin’in şehit edilmesi olayı, sonrasında büyük bir pişmanlık doğurmuş ve vakıa gerçekleştiği sırada orada olanlardan bazıları Emevilere karşı ayaklanmış, bazıları da sonraki dönemlerde kendilerinin suçlu olmadığına ikna çabalarına girişmişlerdir. Bu çabalar neticesinde de Hz. Hüseyin’in yüceltildiği ve kendilerinin temize çıkarıldığı söylemler ve tasvirler yapılmıştır. Bu tasvirleri incelediğimizde ekseriyette Şii bir düzlemde üretildiği ancak buna rağmen Sünni kaynaklarda da rast gelindiği görülmektedir. Zira meseleye odaklanmak açısından bir mercek daha tutarsak Sünni kaynaklardaki tasvirlerin de Şii ravilerin nakillerinden olduğu görülecektir. Yazımızın ekseninden kopmadan bu tasvirlere bakıldığında Hz. Hüseyin’in öldürülmesi üzerine birçok olağandışı olayın meydana geldiği iddia edilmiş bazılarının akıl sınırlarını zorlayacak düzeyde olduğu görülmüştür. Daha sonraki dönemlerde de konuya siyasi anlamlar yüklenmiş nitekim Büveyhi ve Safevi dönemlerinde sistematik hale gelmiştir. Dahi bu konu ekseninde hakikate koşmak arzusuyla yaptığımız okumalardan birkaç notumuzu belirmek gerekirse;</p>
<ul>
<li>Konuya dair kaynaklar(henüz okumaya ve çalışmaya devam etsek de öyle sanıyorum ki) tüm yönleriyle bize ulaşmamış yahut ulaşsa da tasvir etme konusunda eksik kalmaktadır.</li>
<li>Karşı tarafın görüşlerinin ne derece bize ulaştığı veyahut ulaşanların bilgisellik derecesinin ne olduğu sorunu devam etmektedir.</li>
<li>Fikri baskılar doğru bir okumanın mümkünatını sarsmaktadır.</li>
</ul>
<p>Buna karşılık;</p>
<ul>
<li>İnsanı ve olguları anlama çabamızda haklı ya da haksızı bulma derdi ile yola düşülmemelidir.</li>
<li>Niyet okuma ve zandan kaçınılmalıdır.</li>
<li>Kahramanların insan olduğu gerçeği göz ardı edilmemelidir.</li>
</ul>
<p>Gerekirse disiplinlerüstü bir yaklaşımla konunun anlaşılması zaruridir. Çünkü günümüzde dahi Kerbela ideolojik bir kavganın cephesi olmaktan geri durmamıştır. Ancak biliyoruz ki Hz. Ali de bizimdir. Osman da. Gönlümüz Hüseyni’dir, kırıktır. Konu hakkında ne vakit çalışmaya kalkışsak bir hüzün alır bizi. Fakat evvela hakikat çizgisi… Evvela ölçü.</p>
<p><span style="font-size: 10pt;"><strong><em>Mihnet-i aşka tahammüldür kemâli âşıkın<br />
</em></strong><strong><em>Olmayan râzî kazâya etmesin da’vâ-yı aşk<br />
</em></strong><strong><em>Dâr-ı dünyâ Kerbelâ’dır her Hüseynî-meşrebe<br />
</em></strong><strong><em>Böyle takdîr eylemişdir Hazret-i Mevlâ-yı aşk (La Edri)</em></strong></span></p>
<p><span style="font-size: 12pt; font-family: 'arial black', sans-serif;"><strong>Göz Nuru: Hüseyin</strong></span></p>
<p style="text-align: left;"><span style="font-size: 10pt;"><strong><em>‘</em></strong><strong><em>’Kerbela&#8217;yı adım adım yürüdüm, sana geldim can Hüseyin merhaba.’’</em></strong></span></p>
<p>Vuku bulan hadiseye geçmeden önce Hz. Hüseyin’den kısaca bahsedip dua etmek niyetindeyiz.</p>
<p>Hz. Hüseyin, Peygamber efendimiz (s.a.v)’in kızı Fatıma’dan olan ikinci torunu olarak 5 Şaban 4 (10 Ocak 626) yılında dünyaya gelmiştir. Dünyaya gelmesiyle efendimiz kulağına ezan okumuş, onun için akika kurbanı kestirmiştir. Siyer kaynaklarında geçtiği üzere Peygamber efendimiz torunlarına büyük bir muhabbet besler onları çok severdi. Torunları için, ‘’onlar dünyada iki reyhanımdır.’’ buyurmuştur. Yine onlar için, ‘’Hasan ve Hüseyin cennet gençlerinin efendileridir’’ buyurur. Çocukluğu ve ilk gençlik yılları Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’in hilafet dönemine denk gelmektedir. Hz. Ali döneminde Cemel, Sıffin, Nehrevan savaşlarına katılmıştır.</p>
<p>Hz. Ali’nin Abdurrahman b. Mülcem tarafından şehit edilmesinden sonra ağabeyi Hz. Hasan, Kufeliler tarafından halife seçilmiştir. Hz. Hüseyin de ağabeyinin, Muaviye ile yaptığı barışa gönlü çok el vermese de onun bu kararına uyarak yanında yer almıştır. Daha sonra Kufe’nin Muaviye’ye biat etmesiyle beraber siyasetten uzak durmak isteyen ağabey Hz. Hasan ile beraber Medine’ye gitmiştir. Kaynaklardan edinilen bilgilere göre Hz. Hüseyin uygun görmediği icraatları eleştirmekten uzak durmamış fakat ekseriyette de Muaviye döneminde siyasetten uzak durmuştur. Ancak Müslümanların kalbine bir hançer gibi saplanan olayın vuku bulmasının temel nedenlerinden biri olarak da Hz. Hüseyin, Yezid’in veliahtlığına açıkça muhalefet etmiştir. Yezid’in veliahtlığı meselesi, Ümeyyeoğullarının hilafeti dünyevileştirme meseleleri yazımızın bazı noktalarında bahsettiğimiz tartışagelen meselelerden biridir. <em>(Konu ile ilgili ileri okumalar için; Adnan Demircan, Emeviler-Beyan Yayınları, İbrahim Sarıçam, Emevi-Haşimi İlişkileri- Tdv yayınları, İsmail Yiğit, Emeviler-İsam yayınları) </em>Konunun bu boyutuna uzun uzadıya değinmeye kalksak herhalde başlı başına bir kitap yazmak ihtiyacı hâsıl olacaktır. Şimdilik bu konuyla ilgili kıymetli müelliflerimizin eserlerinden faydalanmayı kendi adımıza uygun görüyoruz. Ancak şuna değinmek isteriz ki Hz. Hüseyin’in de beklentileriyle, zaaflarıyla, neşesiyle, üzüntüsüyle bir insan olduğu gerçeği unutulmamalıdır ki genel görüşe göre Hz. Hüseyin’in dedesi, babası ve ağabeyinin devlet yönetimindeki yerleri dikkate alındığında kendisini bu işe Yezid’den daha layık görmüştür. Netice itibariyle Muaviye’nin vefatından sonra Receb 60 (Nisan 680)’ta Yezid hilafete gelmiştir. Bundan sonra karşılaşılan sorunlardan biri de iktidarın meşruiyeti meselesi olmuştur.<br />
Yezid, iktidarının meşruiyetini sağlamak amacıyla bir an önce ona engel olabilecek kişilerin biatlerini almak istemiştir. Bu sebeple Medine valisi Velid’e bir mektup göndermiş, bunun üzerine Velid de Hz. Hüseyin ve Abdullah b. Ez-Zübeyr’i çağırarak Yezid’e biat etmelerini talep etmiştir. Ancak biat etmek istemeyen Hz. Hüseyin bu gelişmelerin ardından Medine’den ayrılmıştır. Bu sırada Hz. Hüseyin’in biat etmediğini öğrenen Kufeliler, kendisine mektuplar yazarak onu memleketlerine davet etmişlerdir. Olguların satır aralarında tarihi malzemeler arayan her tarihçi fark edecektir ki mektuplar ekseriyette Hz. Ali taraftarlarının ileri gelenleri tarafından gönderilmiştir. Durum böyle iken Hz. Hüseyin’in de Kufe’ye gitmeye karar vermesi pek tabii anlaşılabilir. Ayrıca bu hususta Hz. Hüseyin’e gönderilen mektupların çok oluşundan onun Kufeliler arasında son derece popüler olduğu anlaşılmaktadır.</p>
<p>Hz. Hüseyin, Kufe’deki durumu kontrol etmesi amacıyla amcasının oğlu Müslim b. Akil’i önceden oraya göndermiştir. Durumu değerlendiren Müslim, Hz. Hüseyin’e gelmesini söylemiştir. Gerçekten de Müslim Kufe’ye vardığında büyük bir coşkuyla karşılaşmış ancak sonraki zamanlarda meydana gelen durumlar silsilesi sebebiyle halk tarafından yalnız bırakılmıştır. Her ne kadar kaçmayı denese de netice itibariyle yakalanıp Ubeydullah tarafından sarayın damına çıkartılmış ve burada halkın gözü önünde başı kesilerek aşağı atılmıştır. Bu durum Kufe halkının vadettikleri desteklerinde samimi olmadığını göstermektedir. Yine Hz. Hüseyin’e karşı gönderilen orduda bulunanlardan bazılarının ona mektup yazıp Kufe’ye davet eden kimselerden olması da son derece hazindir. Resulullahın gözbebeği torunu Hz. Hüseyin, Müslim’den gelen habere güvenerek yola revan olmuştur. Ancak bu gelişmeler yaşanmadan önce Mekke’de bulunan kimselerin onun Kufelilere güvenmemesi ve oraya gitmemesi hususunda fikir birliğinde bulunduklarını da belirtmek de fayda var. Konuyla ilgili hacmi ve haddi aşmadan aldığımız notlara yer verirsek Hz. Hüseyin’in yolda karşılaştığı Abdullah b. Muti’nin uyarısına rağmen ‘’Başımıza Allah’ın yazdığı gelir’’ diyerek kararlılık gösterdiği yine meşhur şair Ferezdak ile karşılaşmasında da buna benzer telkinleri dinlemediği rivayetlerle aktarılmıştır.</p>
<p><span style="font-size: 12pt;"><strong>Kırılma: Suyun Öteki Tarafında Kalmak</strong></span></p>
<p style="text-align: left;"><span style="font-size: 10pt;"><strong><em>Derviş Yunus dünya fani<br />
</em></strong><strong><em>Bizden evvel gelen hani<br />
</em></strong><strong><em>İki cihan sultanları<br />
</em></strong><strong><em>Hasan ile Hüseyin&#8217;dir<br />
(Yunus Emre)</em></strong></span><strong><em> </em></strong></p>
<p>Hz. Hüseyin, Kufe’ye ulaşamadan Ubeydullah’ın askerleriyle karşılaşmıştır. Bu karşılaşmada askerlere komutanlık yapan kişi Ubeydullah tarafından görevlendirilen Hür b. Yezid olmuştur. Hür’ün amacı öyle anlaşılıyor ki Hz. Hüseyin’i kontrol altında tutmaktır. Burada küçük bir hatırlatma yapmak gerekirse karşılaşmada daha önce de değindiğimiz üzere Hz. Hüseyin’in karşısında duran orduda bazı kimseler, aynı şekilde ona Kufe’ye gelip halife olması için mektuplar yazan kimselerdendir.  Hz. Hüseyin bunu söylediğinde ise durumu inkâr edip mektuplardan haberdar olmadıklarını ifade etmişlerdir.</p>
<p>Hür, Ubeydullah’tan aldığı emir üzerine Hz. Hüseyin’in geri dönmesine izin vermemiş, Kufe dışında başka bir yere gitmesini de kabul etmemiştir. Bunun üzerine Hz. Hüseyin ve beraberindeki az sayıda arkadaşları kuzeye doğru yönelmişlerdir. Nihayetinde vardıkları yer Kerbela olmuştur. Bu sırada Ubeydullah’dan Hür b. Yezid’e bir mektup gelmiş ve ekseriyette Hz. Hüseyin’in ağaçsız ve susuz bir bölgeye çekilmesi ve buradan başka bir yerde konaklamaya izin vermemesi söylenmektedir. Tüm bunlar yaşanırken Ubeydullah bu vazife için Ömer b. Sa’d’ı görevlendirmiştir. Burada da bir mercek tutulduğunda şuna değinmeden geçemiyoruz; Müslim b. Akil Kufe’de işlerin yolunda olmadığını anlayınca son bir güçle güvendiği bir kişiyle Hz. Hüseyin’e Kufe’ye gelmemesi yönünde haber göndermiştir. O, güvenip seçtiği kişi Ömer b. Sa’d’tır. Ancak görüldüğü gibi Hz. Hüseyin’in kurtarılması için gönderilen kişi bir anda onu şehit eden orduya komutanlık eden kişi olabilmiştir. Ayrıca yine değinmekte fayda vardır ki; Ömer b. Sa’d ilk etapta bu görevi kabul etmek istememiştir. Ancak Ubeydullah tarafından kendisine verilen valilik görevini kaçırmamak için kabul ettiği düşünülmektedir. Bu da makam sevgisinin insana neler yaptırabileceğini gösteren iyi bir örnek olarak tarihin sayfalarına nakşedilmiştir.</p>
<p>Durumun içinden çıkılmaz bir hal aldığını gören Hz. Hüseyin, yanında bulunanlara kendisini terk edebileceklerini söylemişse de onlar bunu kabul etmemişlerdir. O geceyi ibadetle geçirmiştir. 10 Muharrem 61 (10 Ekim 680)’de Hz. Hüseyin karşısında bulunanlara bir konuşma yaptı. Bu konuşma sırasında daha önce onu kontrol altında tutmak isteyen Hür b. Yezid pişman olarak Hz. Hüseyin’in tarafına geçmiştir. Kaynaklarda belirtilenlere göre Ubeydullah’ın askerlerine saldırıp onlardan ikişiyi öldürdükten sonra öldürülmüştür. <em>(Konu ile ilgili ileri okumalar için; Adnan Demircan- Kerbela, Beyan Yayınları)  </em></p>
<p>Çatışmalar önce mübareze (teke tek) şeklinde gerçekleşmiş daha sonra şiddeti artmış ve toplu saldırı haline bürünmüştür. Zaten az sayıda olan Hz. Hüseyin’in yanında bulunanların sayısı iyiden iyiye azalmıştır. Tarihin bu kara anında Efendimizin göz bebeği torunu Hz. Hüseyin de aldığı kılıç ve mızrak darbeleriyle şehit olmuş, başı kesilmiştir. Daha sonra çadırı talan edilmiş yağmalanmıştır. Hz. Hüseyin’in çadırına vardıklarında o sırada hasta yatan oğlu Ali’yi de öldürmek istemişlerse de Ömer b. Sa’d buna mani olmuştur. Vakıa sonuçlandığında Hz. Hüseyin’in kesik başı Yezid’e gönderilmiştir. Çeşitli rivayetlerde Yezid’in Hz. Hüseyin’in başına hakaretlerde bulunduğu aktarılsa da bu konu ile ilgili yorum yapma yeterliliğini şimdilik kendimizde görmemekteyiz. Ancak tarihi malzemenin aktarılması hususunda etik sapmaların olabileceğini kabul ederek kanaatimizce bu konuda da ihtiyatlı davranmakta fayda var.</p>
<p><strong> </strong><span style="font-size: 12pt; font-family: 'arial black', sans-serif;"><strong>Son Söz Niyetine</strong></span></p>
<p><span style="font-size: 10pt;"><strong><em>&#8220;Gam-ı dünya bizi bilmez velî mâh-ı muharremde<br />
</em></strong><strong><em>Şehîd-i Kerbelâ bir âh u vâhımız vardur&#8221; (Hayali Bey)</em></strong></span></p>
<p>16. yüzyılda yaşamış olan Hayali Bey’in ‘’vardır’’ redifli gazelinde de bahsettiği gibi; ‘’Dünya tasası, derdi bizi tanımaz, bilmez fakat Muharrem ayında Kerbela şehidi için ‎bir ah ve vahımız vardır.’’</p>
<p>Yaşadığımız çağdan her ne kadar şikâyette bulunursak bulunalım her çağın en temelde birbirine benzeyen özellikleri vardır. Fikri ayrışmalar, çatışmalar, insanın hak yolundan sapması gibi mevzulara kafa yormaya başladığımız bir dönemde insanı anlamlandırmak için veri aramamızın sonucunda görüyoruz ki dönemlere kutsiyet atfetmek bizi olguları incelerken yanılgıya sürüklemektedir. Nitekim Âlemlere rahmet peygamber efendimizin vefatından hemen sonra başlayan olaylar silsilesinin insanın varacağı noktayı gözler önüne serecek niteliktedir. Efendimizin göz nuru torununun hunharca şehit edilmesi içimizi yakan bir vakıa olmuştur. Ancak yer yer bahsettiğimiz gibi hadiseyi efsanevi bir hale büründürmemiz, kişinin öznel tutumundan ayrı tutup genele yaymamız işi içinden çıkılmaz bir hale sokacaktır. Nitekim Kerbela hadisesinin satır aralarında karşımıza çıkan malzemelere mercek tuttuğumuzda Hz. Hüseyin’in başının kesilmesinin keyfiyetliğiyle ilgili tartışmaların devam ettiğini görmekteyiz. Aynı şekilde Ömer b. Sa’d’ın makam isteğiyle tarihe Hz. Hüseyin’i şehid eden ordunun komutanı olarak yazılması,  Hz. Hüseyin’in Kufe’ye giderek taraftarlarından biat alıp İslam halifesi olmayı istemesi gibi durumların şahsi durumlar olabileceği gerçeğinden kopmamak lazım gelir.</p>
<p><span style="font-size: 10pt;"><strong><em>&#8220;Gökten indikte belâ bulmazdı menzil konmaya<br />
</em></strong><strong><em>Olmasaydı arsa-ı âlemde hâk-i Kerbelâ&#8221; (Fuzuli)</em></strong></span></p>
<p>Konunun siyasi bir propaganda aracı olması da ayrıca dikkat edilmesi gereken bir durum olmuştur. Çünkü İslam tarihinin erken dönemleri incelendiğinde Hz. Hüseyin’den önce şehit edilen Raşid halifeler varken hiçbirinin şehadetinin bir matem geleneği haline getirilmediği görülmektedir. Hadise vuku bulduğu andan itibaren Müslümanlar ciddi bir refleksle ikiye bölünmüş Hz. Hüseyin’e farklı misyonlar yüklemiş, onun insani özelliklerini olağandışı özelliklerle değiştirmek suretiyle bir tarafgirlik sergilemişlerdir. Aynı şekilde tüm yönleriyle tamamen bir kötülük abidesi olarak görülen Yezid’e lanetler okumuştur. Öyle düşünüyoruz ki her iki aşırı tutum da Müslümanların zihnini bulandıracak onları hakikatten uzaklaştıracak tavırlardır. Âlemlere rahmet peygamber efendimiz (s.a.v)’in aşırılıktan kaçınmayla ilgili bize buyurduğu öğütleri bir an olsun unutmamak gerekir. Öyledir ki bu hadise tarihin akışını etkilemiş sonraki süreçlerde Emevi devletinin yıkılmasına sebep olmuştur. Emevilerin yıkılmasıyla da nihayete eremeyen kavga Abbasilerle başka bir boyuta taşınmış ve günümüze kadar yeniden ve yeniden inşa edilerek süregelmiştir.</p>
<p>Yazımızı kaleme alırken her satırında ilmi bir yanılgıya düşmemek ve yanlış söz etmemek adına estağfurullah zikrini dile getirdik. Maksadımız zihnimizde ve gönlümüzde silinmez bir izi olan hadiseye mercek tutmak ve bunu anlamlandırmak olmuştur.</p>
<p><span style="font-size: 10pt;"><strong>‘’Eşrefoğlu al haberi<br />
Bahçe biziz gül bizdedir<br />
Biz de Mevla&#8217;nın</strong> <strong>kuluyuz<br />
Yetmiş iki dil bizdedir</strong></span></p>
<p><span style="font-size: 10pt;"><strong>Erlik midir eri yormak</strong></span><br />
<span style="font-size: 10pt;"><strong>Irak yoldan haber sormak<br />
Cennette on sekiz ırmak<br />
Coşkun akan sel bizdedir</strong></span></p>
<p><span style="font-size: 10pt;"><strong>Adam vardır cismi semiz<br />
Abdest alır olmaz temiz<br />
Halkı dehleylemek nemiz<br />
Bilcümle vebal bizdedir</strong></span></p>
<p><span style="font-size: 10pt;"><strong>Kimi sofu kimi hacı<br />
Cümlemiz hakka duacı<br />
Resul-i Ekrem&#8217;in tacı<br />
Aba hırka, şal bizdedir</strong></span></p>
<p><span style="font-size: 10pt;"><strong>Erenler gerçeğiyiz<br />
Has bahçenin çiçeğiyiz<br />
Hacıbektaş köçeğiyiz<br />
Edep erkân yol bizdedir</strong></span></p>
<p><span style="font-size: 10pt;"><strong>Kuldur Hasan Dede’m kuldur<br />
Manayı söyleyen dildir<br />
Elif hakka doğru yoldur<br />
Cim ararsan dal bizdedir’’ (Kul Hasan ö.1603-1604)</strong></span></p>
<p><span style="font-size: 10pt;"><strong> </strong></span></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><span style="font-size: 8pt;"><strong>KAYNAKÇA</strong></span></p>
<p><span style="font-size: 8pt;"><strong>Aycan, İrfan.</strong> <em>Saltanata Giden Yolda Mu‘aviye b. Ebî Süfyân.</em> Otto Yayınları.<br />
</span><span style="font-size: 8pt;"><strong>Demircan, Adnan.</strong> <em>Kerbela: Keder ve Bela</em> Beyan Yayınları.<br />
</span><span style="font-size: 8pt;"><strong>Demircan, Adnan.</strong> “<em>Fitne: Kardeşlerin Savaşı</em>.” Beyan Yayınları.<br />
</span><span style="font-size: 8pt;"><strong>Sarıçam, İbrahim.</strong> <em>Emevî-Hâşimî İlişkileri: İslâm Öncesinden Abbâsilere Kadar.</em> Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları.<br />
</span><span style="font-size: 8pt;"><strong>Yiğit, İsmail.</strong> <em>Emevîler.</em> İSAM Yayınları.<br />
</span><span style="font-size: 8pt;"><strong>Öz, Mustafa. </strong><em>Kerbela Maddesi</em> <em>Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (TDV İA).</em></span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://besincimevsim.net/kultur-sanat/tarih/iflah-olmaz-bir-yara-kerbela/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hased-i Akran Belasına Uğrayan Şehid Âlim: Molla Lütfi</title>
		<link>https://besincimevsim.net/kultur-sanat/tarih/hased-i-akran-belasina-ugrayan-sehid-alim-molla-lutfi/</link>
					<comments>https://besincimevsim.net/kultur-sanat/tarih/hased-i-akran-belasina-ugrayan-sehid-alim-molla-lutfi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Görgün ÖZCAN]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 12 Nov 2025 13:32:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[fatih sultan mehmed]]></category>
		<category><![CDATA[molla lütfi]]></category>
		<category><![CDATA[taşköprüzade]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://besincimevsim.net/?p=1148</guid>

					<description><![CDATA[Türkiye’de son yıllarda yayınlanan yerli TV dizileri, tarihe ve tarihi şahsiyetlere olan ilginin artmasına vesile oldu. Bu yapımlarda genellikle gerçekle kurgusal arasında salınan, yüzeysel ve vülgarize bir anlatım tarzı tercih ediliyor. Son günlerde TRT 1’de yayınlanan Fetihler Sultanı: Mehmed bu tarz dizilerden birisi. Bu dizide de seyircinin ilgisini canlı tutmak adına yer yer kurgu/komedi gerçeğin [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’de son yıllarda yayınlanan yerli TV dizileri, tarihe ve tarihi şahsiyetlere olan ilginin artmasına vesile oldu. Bu yapımlarda genellikle gerçekle kurgusal arasında salınan, yüzeysel ve vülgarize bir anlatım tarzı tercih ediliyor. Son günlerde TRT 1’de yayınlanan Fetihler Sultanı: Mehmed bu tarz dizilerden birisi. Bu dizide de seyircinin ilgisini canlı tutmak adına yer yer kurgu/komedi gerçeğin önüne geçmiş. Dizi karakterleri arasında kurgusal bir kisve altında heyecanlı, komik ve cerbezeli birisi olarak canlandırılan tarihi bir şahsiyet yer alıyor. İlim ehli olma vasfı ancak dikkatli izleyici tarafından fark edilebilen “Deli Lütfi”.</p>
<p>Felsefe ve dini ilimlerdeki bilgisiyle müderris payesini sonuna kadar hak eden, onlarca ilmi eserin müellifi,  mizah alanında Şeyhi’nin eserine denk bir Harnameye* sahip bulunan, Fatih devrinin şöhretli alimi Molla Lütfi, ortalama seyircinin ilgisini çekmek uğruna “Deli” sıfatıyla karakterize edilmiş dizide.</p>
<p>Asıl adı Lütfullah olan bu âlim zat, Taşköprîzâde tarafından ilmiyle âmil, kâmil ve ârif bir kişi olarak tanıtılıyor. Hoca Sadettin onun arif ve anlayışlı bir kişi olduğunu söylerken, Mehmet Mecdî <strong>“Allah rahmet eylesin”</strong> duasıyla adını anıyor. Tezkire sahipleri onu anlatmak için “Altın bezeli kitaplar yazmış bir erbab-ı kalem” ve “Anka* gibi benzeri olmayan bir bilgin” ifadelerini kullanmışlar. Gerektiğinde sözünü sakınmaması, protokol ve teşrifata aykırı tavır ve halleri nedeniyle, ehl-i rüsûm arasında kendisini Sarı Lütfi veya Deli Lütfi adıyla ananlar olsa da, bütün bu sıfatlar arasından Molla Lütfi denilmekle ma’ruf ve meşhur olmuştur.</p>
<p>Molla Lütfi, II. Murad dönemi alimlerinden Hızır Bey&#8217;in oğlu Sinanüddin Yusuf’un, bilinen adıyla Sinan Paşa’nın talebesidir. Sinan Paşa Fatih&#8217;in hocası iken, aynı zamanda, vezirlik görevini de ifa ettiğinden Hoca Paşa lakabıyla da anılmıştır. Molla Lütfi, hocasının tavsiyesiyle o yıllarda İstanbul&#8217;a davet edilen Ali Kuşçu&#8217;dan matematik okumuş, daha sonra bunu Sinan Paşa’ya da  öğreterek kendi hocasına hocalık yapmıştır. Bu arada Sinan Paşa’nın padişaha tavsiyesi üzerine, Fatih’in kütüphanesine hafız-ı kütüb* olarak görevlendirmiştir.</p>
<p>Tarihi kaynaklarda belirtilmeyen bir sebeple Sinan Paşa gözden düşüp sürgün edilince, mâzul vezirin etrafında kimsecikler kalmamış, ancak talebesi Molla Lütfi hocasını yalnız bırakmayarak Sivrihisar’a gitmiş ve sürgün hayatı boyunca onun yanından ayrılmamıştır. Bu davranışından onun, hocasının yanında gönüllü sürgün olmayı kabullenecek derecede sadakat ehli bir  karaktere sahip olduğu anlaşılıyor. Hoca ve talebesinin birlikte geçirdikleri bu sürgün günleri II. Bâyezit’in tahta cülûsu ile sona ermiştir.</p>
<p>İstanbul’da bulunduğu sırada, hocası Sinan Paşa ile birlikte, devrin büyük mutasavvıflarından, Fatih’teki Vefâ semtine de adını vermiş olan Şeyh Ebû Vefa Muslihuddin Mustafa’ya intisab etmiştir. Fatih Semaniye Medresesi müderrisliği görevinde iken, ders sonrası Ebû Vefa Tekkesi’ne gider ve ikindi ile akşam namazı arasında Buharî’den hadis dersleri verirdi. Kaynaklarda Sahihi Buharî’yi açtığı zaman gözyaşlarını tutamadığı ve okuduğu hadisleri ağlayarak şerh ettiği aktarılır.</p>
<p>Nüktedan kimliği ile tanınan Molla Lütfi, gördüğü yanlışları acımasızca hicvetmekten geri durmazdı. Anlatılanlara göre,  kütüphanesinde görev yaptığı dönemde, Sultan Mehmed’e bile şaka yollu gönderme yapmaktan geri durmamıştır:</p>
<p>Bir gün Fatih bir kitap almak için kütüphanesine gelerek hâfız-ı kütüb Molla Lütfi’ye;</p>
<p><strong>“–Bana şu kitabı alıver!”</strong> diye yüksekçe bir yerdeki bir kitabı getirmesini emreder.</p>
<p>Molla, kitaba birkaç hamle yapmasına rağmen ulaşamaz. Kitaplığın önünde yerde bulunan içi oyuk bir mermerin kenarına basarak kitabı alır. Molla’nın hâlini gören nüktedan padişah takılmadan edemez.</p>
<p><strong>“–Hele n’eyledin Molla ? Ol taş Hz. İsa efendimizin beşik taşıdır, kendisi ol taş üstünde doğmuştur!”</strong></p>
<p>Molla o an bir şey söylemez ve işine devam ederken gözüne kitapların üzerindeki eski bir bez parçası ilişir. Güve yeniği, delik-deşik olmuş, üstü toz kaplı bu bez parçasını, parmaklarının ucuyla nâzikçe kaldırır. Aynı saygı ve ihtiramla sultanın dizinin üzerine koyarak, padişahın istediği kitabı bezin üzerine yerleştirir. Sultan bu durum karşısında şaşkın şekilde ve huzursuzlanarak sorar;</p>
<p><strong>“–Bre Molla, bu tozlu çulu benim üzerime niye getirdin?”</strong></p>
<p>Molla Lütfi sakin bir tavırla cevap verir;</p>
<p><strong>“–Devletlû padişahım! Huzursuz olmayınız. Bu bez Hz. İsa Peygamber’in beşiği bezidir. Ol sebepten sizin diziniz üzere koydum”</strong> diyerek padişahın nüktesine benzer bir nükte ile karşılık verir.</p>
<p>Başka bir hiciv yollu latifesi ise şöyledir: Sultan Mehmed, Semâniye medresesi hocalarından tanınmış altı lügati (Sıhahü’l-Cevherî, Tekmile, Düstur, Mücmel, Mugrib, Mütekaddime) ihtivâ eden tek bir kitap hazırlamalarını istemiştir. Lügat çalışmasında yer alan zamanın bilginlerinden Uslu Şucâeddin ile Molla Lütfi hamamda karşılaşınca, konu sözlükten açılır ve birbirlerine çalışmalarını anlatmaya başlarlar. Uslu Şucâeddin kitabın her satırına bir “şekk (şüphe) alâmeti”  koyduğunu söyler. Molla Lütfi ise; <strong>“Ben her satıra değil sadece sahifeye bir alâmet-i şekk koyuyorum, meğer sen benden eşekk imişsin”</strong> diyerek esasen pek sevmediği ve âlim olmadığını düşündüğü şahsı bir kelime oyunu ile eşşek yapıverir. Her ne kadar “şekk”den gelen “eşekk” Arapça çok şüpheci anlamına gelse de, Molla’nın burada neyi kast ettiği bellidir.</p>
<p>Yazının başlığında kullandığımız “hasedi akran belasına uğradı” ifadesi, kendi talebesi ve  Yavuz Sultan Selim devri alimi Şeyhülislam Kemalpaşazade (İbn-i Kemal) tarafından, Molla Lütfi’nin katline gönderme yapmak için kullanılmıştır.</p>
<p>Yavuz Sultan Selim at üzerinde birlikte yolculuk ettikleri bir gün İbn-i Kemal’e sorar:</p>
<p><strong>“–Molla lütfi sizin üstadınız imiş. İlm-ü fazlı ma’rûf iken katline bâis* ne oldu?”</strong></p>
<p>İbn-i Kemal şöyle cevap verir:</p>
<p><strong>“– Hased-i akran (akranlarının kıskançlığı) belasına uğradı. İnce tabiatlı, bezlegûy*, nâdire söyleyici kimesne idi. Çoğu kişileri donatırdı, şirin latifeleri döşerdi. Böyle iken kimseye pek vücut vermezdi. O cihetten düşmanı çoğalıp üstün geldiler ve iftira ile helakine çalıştılar. Gah bazı latifeler uydururdu ki, işiden uydurma olduğuna kuşkulanmayıp gerçek sanırlardı.”</strong></p>
<p>Mollanın katline sebep olan hadiseleri ve meşhur hicviyesi “Uslu Şucâ Münazarası” adlı harnamesini bir sonraki yazıda anlatalım inşallah.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>* LUGATÇE:</strong></p>
<p>Harname: Eşekname. Edebiyatımızın ilk fabl ve hiciv örneğidir. XV. yüzyılda Şeyhî tarafında kaleme alınmış, 126 beyitlik bir mesnevidir. Molla Lütfi tarafından yazılan “Uslu Şüca Münazarası” da Şeyhi’nin eserinden sonra yazılmış ikinci bir harname örneğidir.<br />
Anka: Kaf dağında yaşadığına inanılan efsanevi kuş. Zümrüd-ü Anka. Simurg.<br />
Hafız-ı kütüb: Kütüphaneci.<br />
Bâis: Sebep olan şey<br />
Bezlegûy: Hoşsohbet, şakacı, zarif.</p>
<p>Görsel: <a href="https://kulturenvanteri.com/yer/sehit-molla-lutfi-turbesi/#17.1/41.042868/28.937528" target="_blank" rel="noopener">https://kulturenvanteri.com/yer/sehit-molla-lutfi-turbesi/#17.1/41.042868/28.937528</a></p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://besincimevsim.net/kultur-sanat/tarih/hased-i-akran-belasina-ugrayan-sehid-alim-molla-lutfi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yavuz Sultan Selim Döneminde Osmanlı-İran İlişkilerine Kısa Bir Bakış: Savaşlar ve Şairler</title>
		<link>https://besincimevsim.net/kultur-sanat/tarih/yavuz-sultan-selim-doneminde-osmanli-iran-iliskilerine-kisa-bir-bakis-savaslar-ve-sairler/</link>
					<comments>https://besincimevsim.net/kultur-sanat/tarih/yavuz-sultan-selim-doneminde-osmanli-iran-iliskilerine-kisa-bir-bakis-savaslar-ve-sairler/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Burhan TEMEL]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 27 Aug 2025 09:49:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[çaldıran]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlı-iran]]></category>
		<category><![CDATA[şah ismail]]></category>
		<category><![CDATA[yavuz sultan selim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://besincimevsim.net/?p=1070</guid>

					<description><![CDATA[ÖZ XVI.  yüzyıl başlarında İran coğrafyasında resmi olarak Safevi Devletinin ortaya çıkması dini, sosyal ve siyasi birçok olayın vuku bulmasına neden olmuştur. Şah İsmail Tebriz merkezli Safevi Devletini kurmuş ve Şia’yı resmi mezhep olarak ilan etmiştir. Resmi olarak Safevi Devleti kurulmadan önce yaklaşık iki yüz yıl boyunca yalnızca dini bir şiarla hareket eden Safeviyye Tarikatı, [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>ÖZ</strong></p>
<p>XVI.  yüzyıl başlarında İran coğrafyasında resmi olarak Safevi Devletinin ortaya çıkması dini, sosyal ve siyasi birçok olayın vuku bulmasına neden olmuştur. Şah İsmail Tebriz merkezli Safevi Devletini kurmuş ve Şia’yı resmi mezhep olarak ilan etmiştir. Resmi olarak Safevi Devleti kurulmadan önce yaklaşık iki yüz yıl boyunca yalnızca dini bir şiarla hareket eden Safeviyye Tarikatı, Şah İsmail’in başa gelmesiyle siyasi bir güç haline gelmiş ve bundan sonra Sünni devletler için ciddi tehlike arz etmiştir.</p>
<p>Bu bağlamda, çalışmamız Yavuz Sultan Selim dönemi Osmanlı-İran ilişkilerini siyasi, askeri, dini, sosyal ve kültürel boyutlarıyla ele almayı hedeflemiştir. Safeviler’in Osmanlı Devleti için oluşturduğu tehdit, Şah İsmail’in Şii propagandası ve Anadolu’daki etkileri bağlamında değerlendirilmiş; Çaldıran Savaşı’nın nedenleri ve sonuçları incelenmiştir. Ayrıca savaş sonrası Osmanlı-Safevi ilişkilerinde meydana gelen değişimler, Yavuz Sultan Selim’in İran politikası ve etkileri analiz edilmiştir.</p>
<p><strong>Anahtar Kelimeler: </strong>Yavuz Sultan Selim, Osmanlı-Safevi ilişkileri, Çaldıran Savaşı, Şah İsmail, Şii-Sünni çatışması, Doğu politikası, ideolojik arka plan</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Giriş</strong></p>
<p>Safevi Devleti’nin kurulduğu tarihlerde, İran coğrafyasının batısında bölgenin en güçlü hâkimi ve Sünni bir devlet olan Osmanlı Devleti yer almaktadır. Safevi tebaasının Şah İsmail’e şeyh-mürid bağıyla bağlanması, Şah İsmail’in de bölgede Şii propagandası yapması, Anadolu’da ‘’Kızılbaş’’ hareketleri gibi unsurlar Osmanlı Devletini endişelendirmiştir.</p>
<p>Safevi Devleti’nin ilk yıllarında Osmanlı Devleti hükümdarı II. Bayezid’dir. II. Bayezid, sorunları daha çok diplomatik yöntemlerle çözmeye çalışmış ancak başarılı olamamıştır. Bayezid hükümdarlığından sonra tahta geçen oğlu Selim, yaklaşan Safevi tehlikesini görmüş ve çeşitli önlemler almayı planlamıştır. Bunun neticesinde de Safevi Devleti ile Osmanlı Devleti arasında Çaldıran Savaşı meydana gelmiştir. Nitekim bu savaşla birlikte iki Müslüman devlet ciddi kayıplara uğramış, savaşın sonucunda galip gelen taraf ise Osmanlı Devleti olmuştur. Çaldıran Savaşı sonrasında iki devlet arasındaki çekişme politik sahada kendini göstermiş bunun sonucunda birçok siyasi, sosyal, dini ve kültürel olay meydana gelmiştir.</p>
<ol>
<li><strong>Osmanlı-Safevi Rekabetinin Kökenleri</strong></li>
</ol>
<p>1501 yılından önce siyasi bir birlik gösteremeyen Safevîler, adını Şeyh Safiyüddin’den almıştır. Esasen merkezi, Hazar Denizi’nin güneyindeki Erdebil’de bulunan ve Şiî eğilimli düşünceler barındıran bir tarikattır. Yayılmacı yapısından dolayı Suriye, Azerbaycan ve Anadolu gibi birçok yeri etkilemiştir.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> Nitekim kısa zamanda büyüyerek İran haricinde Azerbaycan, Irak gibi bölgelere de hâkim olmuş; aynı zamanda Anadolu ve Horasan’a doğru genişlemiştir. Safeviler’in tarikat yapısından resmi bir devlete evirilmesi Şah İsmail döneminde olmuştur. Şah, küçük yaşta tahta geçerek İmâmiyye Şia’sı eğiliminde olan bir devlet teşkil etmiş ve böylelikle Safevi Devleti İran’da en uzun süre varlığını sürdüren devletlerden biri haline gelmiştir.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a></p>
<p>Akkoyunluları yıkarak Tebriz merkezli Safevi devletini kuran Şah İsmail, hâkimiyet alanı için daha çok toprak elde etmek istemiştir. Bu isteğiyle birlikte Diyarbakır-Taşkent arasında geniş bir alana göz dikse de batısında bölgede hâkim güç olan Osmanlı Devleti bulunmakta ve bu durum Safevîler için ciddi bir engel teşkil etmektedir. Bu dönemde Osmanlı hükümdarı II. Bayezid Anadolu’daki Kızılbaş faaliyetlerini ve Şah İsmail propagandasını yakından izlemiş ve daha çok diplomatik ilişkilerle problemleri çözmeye çalışmıştır. Ancak Sultan Bayezid, her ne kadar Şah İsmail’in tahta geçmesi üzerine elçiler göndererek onu tebrik ettiyse de Şah İsmail’in Anadolu topraklarına ilgisi devam etmiştir.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> Netice itibariyle Sultan Bayezid döneminde Anadolu’daki bazı Türkmen aşiretlerinin Şah İsmail’e şeyh-mürid bağıyla bağlı olmaları, Şah’ın da bunların arasındaki propaganda faaliyetleri Osmanlı topraklarını son derece tehdit etmiştir. Nitekim bu tehditler neticesinde 1511 yılında Şah İsmail’in halifelerinden Şahkulu’nun Türkmenlerle başlattığı isyan güçlükle bastırılmıştır.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a> II. Bayezid’in oğlu I. Selim, babasının Şiî tehlikesine karşı gerekli tepkiyi gösteremediğini düşünmüş ve babasını tahtan indirerek 1512 yılında Osmanlı tahtına geçmiştir.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a> I. Selim’in tahta geçmesiyle Osmanlı-Safevi ilişkileri farklı bir boyuta taşınmış ve savaş dönemi başlamıştır.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a></p>
<ol start="2">
<li><strong>Anadolu’da Şii Propagandası ve Etkileri</strong></li>
</ol>
<p>Yukarıda da zikrettiğimiz gibi Tebriz merkezli Safevîler devletini kuran Şah, gözünü geniş topraklara dikmiş ancak bölgenin hâkimi ve güçlü bir devlet olan Osmanlı devleti buna engel olarak karşısına çıkmıştır. Bu sebeple dış politikasında değişikliğe giden Şah İsmail, Anadolu’da propagandalar yaparak Osmanlı devleti üzerindeki baskısını arttırmak istemiştir. Bu politikası bağlamında Anadolu’ya ‘’halife’’ dedikleri propagandacılar göndererek burada yaşayan Kızılbaşları yanına çekmeye çalışmıştır. Nitekim Şah İsmail’in halifelerinden olan Nur halife; Tokat, Sivas, Amasya, Çorum gibi bölgelerde faaliyetler göstermiş orada yaşayan Alevileri Şah adına birlik olmaya çağırmıştır.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a> Bu propagandaların başarıya ulaşmasındaki bazı faktörlere değinmek arzusundayız. Bunlardan Şah İsmail’in mehdi anlayışı, tarikat ve askeri kimliklerini kullanarak Türkmen ve gazilere dini bir hassasiyetle yaklaşması ve bu unsurların kendisine itaat etmelerinin gerekliliğini vurgulamasıdır. Siyasi kimliğinin yanında Hatayi mahlasıyla şiirler yazan ve şiir yazma becerisiyle Alevilerin yedi ulu ozanından biri kabul edilen Şah İsmail’in yazdığı;</p>
<p><strong>“Allah Allah deyin gaziler Şah menem</strong></p>
<p><strong>Karşu gelün secde kılun gaziler din-i şan menem”<a href="#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a></strong></p>
<p>Şiirinden de anlaşılacağı üzere Şah, propagandalarını mehdi anlayışıyla ve dini bir motifle yürütmektedir. Benzer şekilde <strong>‘’Biz ezelden tâ ebed meydana gelmişlerdenüz/ Şah-ı Merdân aşkına merdâne gelmişlerdenüz.”<a href="#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a> </strong>Dizesiyle bir yandan Hz. Ali’ye bağlılığın önemini bildirirken diğer yandan ise bu bağlılığın yalnızca manevi bir bağlılık olarak kalmayacağı, gerektiğinde cesurca bir eyleme dönüşmesi gerektiğini de vurgulamıştır. Böylelikle Şah propaganda aracı olarak kullandığı şiirlerinde kitlelerine dini, mistik bir coşkunun yanı sıra bir kahramanlık ruhu da aşılamak istemiştir.</p>
<p>‘<strong>’Yezîd ü kâfir Mervâna her dem, Gazîlerin gazâ ister Hatâyî.”</strong></p>
<p>Tüm bu propagandalar sonucunda Anadolu’dan İran’a ciddi göçler olmuştur.</p>
<p>Şah İsmail’in hem Anadolu’da Şiiliği yayma çalışmaları, tahrik ve telkinleri hem de Sünni halka karşı takındığı tavır I. Selim’i harekete geçirmiş bunun sonucunda Çaldıran Savaşı meydana gelmiştir. Bu savaş her ne kadar Osmanlı zaferiyle sonuçlanmış olsa da Osmanlı-İran ilişkileri farklı bir boyuta taşınmış ve bu ilişkiler, zaman zaman düşmanca zaman zaman dostane şekilde süregelmiştir.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a></p>
<ol start="3">
<li><strong>Çaldıran Savaşı ve Sonuçları</strong></li>
</ol>
<p>Şah İsmail, gönderdiği dailer vasıtasıyla Anadolu’da huzuru bozacak çok sayıda Şii propagandası yapmaya başlamıştır. Bunlardan Şah Kulu, birçok kişiyi Şah’ın tarafına çekmeyi başarmıştır. Netice itibariyle bu propagandalar sonucunda 1512 yılında Nur Ali halife, Tokat’ı zapt etmiş ve burada Şah’ın adına hutbe okutturmuştur.<a href="#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a> Şah İsmail’in Anadolu’da sebep olduğu karışıklıklar nedeniyle 50.000 kişi hayatını kaybetmiştir.<a href="#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a></p>
<p>Sultan I. Selim saltanat mücadelesini kazanıp tahta çıktığında Anadolu’da yağmalamalara neden olan, Osmanlı topraklarını sürekli tehdit eden ‘’Kızılbaş’’ hareketini ve İran sorununu çözmek istemiştir.<a href="#_ftn13" name="_ftnref13">[13]</a> Bunun neticesinde Anadolu’da Şii propagandası yaparak kargaşa çıkaranların elebaşlarını yakalatmış ve tümünü idam ettirmiştir. Ayrıca Anadolu ve Rumeli’de bulunan Şii liderlerinin bölgede iç karışıklık çıkarmalarına engel olmak için onları takip ettirmiş ve Safevîler ile yapılacak olan savaşın hazırlıklarına başlamıştır.<a href="#_ftn14" name="_ftnref14">[14]</a> Bu arada Sultan, sefere çıkmadan önce Anadolu’da Şah İsmail’e taraftar 40.000 Kızılbaş’ı tespit ettirerek idam ettirmiştir.<a href="#_ftn15" name="_ftnref15">[15]</a> Bu konuda Erhan Afyoncu, bu bilginin yalnızca İdris-i Bitlisi’nin Selim Şahnamesinde bulunduğunu ifade etmektedir. Yine XVI. Yüzyılın başlarında Anadolu’da Sivas, Tokat gibi şehirlerin nüfusunun 3-4 bin kişiden oluştuğu dikkate alındığında 40 bin rakamının 10-15 şehrin tamamen yok edilmesi manasına geldiğini belirtir ve o dönemde bu kadar büyük bir nüfus eksikliğine rastlanılmaması sebebiyle bu bilginin doğru olmayacağını söyler.<a href="#_ftn16" name="_ftnref16">[16]</a></p>
<p>Sultan Selim, Safevîler üzerine sefere çıkmadan önce dönemin din âlimlerinden olan İbn Kemal ve Sarı Gürz’den Şiilerle savaşın meşru olduğuna dair fetvalar almıştır.<a href="#_ftn17" name="_ftnref17">[17]</a> Hazırlıklarını tamamlayan Sultan, 1514 yılında ordusunun başında İran’a doğru sefere çıkmıştır.<a href="#_ftn18" name="_ftnref18">[18]</a> Şah İsmail üzerine yürüyen Osmanlı ordusu, Doğu Anadolu’nun coğrafi şartları ve çevrenin ikmal faaliyetleri açısından Safevîler tarafından elverişsiz hale getirilmesi sebebiyle zor bir duruma düşmüştür.<a href="#_ftn19" name="_ftnref19">[19]</a> Osmanlı ordusu her ne kadar zor duruma düşse de 80 bin süvari ve 40 bin piyade ile Çaldıran sahasına gelebilmiştir.<a href="#_ftn20" name="_ftnref20">[20]</a> Sultanın tavizsiz tedbirleriyle ilerleyerek Çaldıran sahasına gelen Osmanlı kuvvetleri 23 Ağustos 1514’de Safevi Devletini mağlubiyete uğratmıştır.<a href="#_ftn21" name="_ftnref21">[21]</a> Savaş esnasında Şah İsmail yaralı bir şekilde kaçmayı başarmış ancak eşi Taçlı Begüm Hatun ve hazinesi savaş meydanında kalmıştır. Böylece Sultan, kısa bir süre sonra Tebriz’i fethetmiş ve burada bir hafta kadar kalmıştır.<a href="#_ftn22" name="_ftnref22">[22]</a></p>
<p>Çaldıran zaferinden sonra Sultan, hayatını kaybeden yöneticiler yerine yeni atamalar yapmıştır. Bu atamalardan Rumeli beylerbeyliğine Zeynel Paşa, Karaman beylerbeyliğine Ferhad Bey tayin edilmiştir. Yine zafer sonrasında divanı toplayıp fetihnameler düzenletmiş ve oğlu şehzade Süleyman’a, Bursa kadısı ve diğer kadılara; Mora, Bosna, Semendre, Hersek sancaklarına, Eflak, Boğdan beylerine, Lehistan, Rus krallarına, Venedik, Sakız beylerine zaferi duyurmak için ulaklar göndermiştir.<a href="#_ftn23" name="_ftnref23">[23]</a> Sultan Selim, bir yandan fetihnameler gönderip bir yandan yeni atamalar yaparken daha önce Şah Kulu Baba Tekeli isyanı sırasında Anadolu’da tahriplerde bulunmuş Kürt Beylerinden Hacı Rüstem, sultana itaat etmek üzere elli adamıyla gelmiştir. Ancak Sultan I. Selim, Hacı Rüstem ve beraberindeki elli adamını önce hapse attırıp daha sonra öldürtmüştür.<a href="#_ftn24" name="_ftnref24">[24]</a> Aynı şekilde Halid Beyi de yüz elli adamıyla birlikte öldürtmüştür. <a href="#_ftn25" name="_ftnref25">[25]</a> Bunun sebebi her iki ismin de şahın yakın adamlarından olmaları ve Anadolu’da çeşitli karışıklıklar çıkarıp katliam yapmalarıdır.<a href="#_ftn26" name="_ftnref26">[26]</a></p>
<p>Sultan I. Selim Çaldıran’da elinden kaçırdığı Şah İsmail’i köşeye sıkıştırmak ve bu zaferini daha da pekiştirerek Şah İsmail sorununu tamamen bitirmek istemiştir.<a href="#_ftn27" name="_ftnref27">[27]</a> Bu düşüncesiyle kışı Karabağ’da geçirmeyi ve buna bağlı olarak da ertesi yıl Şah sorununu tamamen çözmeyi istemişse de askerler bu fikrine razı gelmemiştir.<a href="#_ftn28" name="_ftnref28">[28]</a></p>
<p>Bu konuda Kemal Paşazade’nin Selimnamesi’nde karşımıza çıkan Yeniçeri kâtiplerinden Tali’nin şu beyti dikkat çekmektedir:</p>
<p><strong>Diyar-ı nazik-i Rum’un değer bir köyü bin şehre</strong></p>
<p><strong>Gerekse Heşt-Beheşt olsun değişmem anı Tebriz’e <a href="#_ftn29" name="_ftnref29">[29]</a></strong></p>
<p>Netice itibariyle Osmanlı askerleri bazı devlet adamlarının da desteğini alarak sefere devam etmek istememiş ve ayaklanıp Sultan’ı Osmanlı topraklarına dönmeye mecbur bırakmışlardır. Ancak İran’ı tamamen ele geçirmek Sultan Selim’in hiçbir zaman aklından çıkmamıştır.<a href="#_ftn30" name="_ftnref30">[30]</a> Bu düşüncesiyle Mısır seferi dönüşünde tekrar İran üzerine yürümek istemişse de askerler buna razı gelmemiştir.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>XVI. yüzyılın başlarında Safevi Devleti’nin kurulması, Osmanlı Devleti’nin doğu sınırlarında yeni ve ideolojik temelli bir tehdidin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Şah İsmail’in Şiiliği resmi mezhep ilan etmesi ve Anadolu topraklarında halifeleri vasıtasıyla yürüttüğü yoğun propaganda faaliyetleri, yalnızca dini bir farklılık değil, aynı zamanda siyasi ve sosyal bir huzursuzluk kaynağı haline gelmiştir. II. Bayezid döneminde bu faaliyetlere karşı diplomatik yollar tercih edilse de bu yöntemler etkisiz kalmış, neticede I. Selim tahta geçerek daha sert ve askeri yöntemlerle bu tehdidi bertaraf etmeyi hedeflemiştir. I. Selim’in Osmanlı tahtına çıkmasıyla birlikte, Osmanlı-Safevi ilişkileri tamamen farklı bir safhaya taşınmıştır. Anadolu’da mezhep temelli kargaşaların önüne geçmek amacıyla binlerce Kızılbaş’ın idam ettirilmesi, Şii propagandacılara karşı alınan tedbirler ve nihayetinde 1514 yılında düzenlenen Çaldıran Seferi, bu yeni dönemin en çarpıcı tezahürlerindendir. Çaldıran Savaşı ile Osmanlı Devleti yalnızca askeri bir zafer kazanmakla kalmamış, aynı zamanda Safevi tehdidine karşı ideolojik ve siyasi bir üstünlük sağlamıştır. Zafer sonrasında Tebriz’in fethedilmesi, Osmanlı’nın doğu siyasetinde önemli bir sembolik anlam taşımış, yeni atamalar ve gönderilen fetihnamelerle bu başarı hem içeride hem dışarıda ilan edilmiştir. Ancak Sultan Selim’in İran üzerine yürümeye devam etme ve Şah sorununu tamamen bitirme arzusu, askerlerin direnişi sebebiyle gerçekleşememiştir. Çalışma boyunca da görüldüğü üzere, Yavuz Sultan Selim dönemi Osmanlı-Safevi ilişkileri yalnızca askeri bir mücadele değil; dini, ideolojik ve siyasi bir hesaplaşma şeklinde tezahür etmiştir. Şah İsmail’in şiirler ve dini motiflerle beslediği propaganda dili, Osmanlı Devleti’nin merkezi otoritesini zayıflatacak bir söyleme dönüşmüş, bu nedenle Sultan Selim’in müdahalesi kaçınılmaz hale gelmiştir. Bu yönüyle Çaldıran Savaşı, yalnızca iki devlet arasında gerçekleşen bir çatışma değil; aynı zamanda Sünni-Şii kutuplaşmasının tarihsel boyutta belirginleştiği ve sonraki yüzyılları etkileyecek bir kırılma anı olmuştur.</p>
<p>Sonuç olarak, Yavuz Sultan Selim’in kararlı politikaları, Osmanlı Devleti’ni doğu sınırlarında istikrara kavuşturmuş, Safevi tehdidini kontrol altına almış ve Osmanlı’nın doğu siyasetini uzun vadeli olarak şekillendirmiştir. Çaldıran Savaşı’nın sonuçları, yalnızca kısa vadeli askeri başarılarla sınırlı kalmamış; Osmanlı-Safevi ilişkilerinin karakterini ve İslam dünyasında mezhep eksenli siyasetin yönünü derinden etkilemiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>KAYNAKÇA</strong></p>
<p>Abanoz, Gökhan, “Propaganda Unsurları ve İdeolojik Arka Plan Bağlamında Şah İsmail’in Şiirleri Üzerine Bir İnceleme.” Belgü Dil ve Edebiyat Dergisi.</p>
<p>Afyoncu, Erhan, Sorularla Osmanlı İmparatorluğu II, İstanbul, Yeditepe Yayınevi, 2013, s. 49.</p>
<p>Emecen, Feridun M. Yavuz Sultan Selim, İstanbul, Yitik Hazine Yayınları, 2010, s. 147.</p>
<p>Erdoğan, Arif, Yavuz Sultan Selim’in Faaliyetlerinde Din ve Siyaset Faktörü (Yüksek Lisans Tezi), Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1998, s. 99.</p>
<p>Gündüz, Faruk, “Osmanlı-Safevî Münasebetlerine Umumî Bir Bakış.” Ottoman Akademi</p>
<p>Gündüz, Tufan, “Safevîler.” Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (DİA), Cilt XXXV. İstanbul, TDV Yayınları, 2008, s. 451.</p>
<p>Mohammednejad, Hamidreza, Osmanlı-Safevi İlişkileri (1501–1576) (Doktora Tezi). Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2015, s. 347.</p>
<p>Paşazade, Kemal, Selim-nâme, s. 82–83.</p>
<p>Şenol, Asiye, Osmanlı-Safevi İlişkileri ve Çaldıran Savaşı (Yüksek Lisans Tezi), Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2018, s. 7.</p>
<p>Tansel, Yavuz Sultan Selim, s. 10.</p>
<p>Uğur, Ahmet, Yavuz Sultan Selim, Erciyes Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kayseri, 1992, s. 76.</p>
<p>Varlık, Mustafa Çetin, “Çaldıran Savaşı” Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (DİA), İstanbul, TDV Yayınları, 1993, s. 193.</p>
<p>Yetiş, İbrahim, Osmanlı-İran Savaşları (Yüksek Lisans Tezi). Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2014, s. 10.</p>
<p>Yücel, Yaşar ve Ali Sevim, Klasik Dönemin Üç Hükümdarı: Fatih – Yavuz – Kanuni, Ankara, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1991, s. 115.</p>
<p>Akbarınoshad, Maryam, Şah İsmail ve Osmanlı ile İlişkileri (Yüksek Lisans Tezi), Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2011, s. 2.</p>
<p>Kütükoğlu, Bekir, Osmanlı-İran Siyasi Münasebetleri, s. 3.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Tufan Gündüz, Safevîler, DİA, İstanbul, 2008, XXXV,451.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Maryam Akbarınoshad, Şah İsmail ve Osmanlı ile İlişkileri (Yüksek Lisans tezi), Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2011, s. 2</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Tufan Gündüz, Safevîler, DİA, İstanbul, 2008, XXXV</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Erhan Afyoncu, Sorularla Osmanlı İmparatorluğu II, İstanbul, 2013, s.49</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Tansel, Yavuz Sultan Selim, 10.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Asiye Şenol, Osmanlı-Safevi İlişkileri ve Çaldıran Savaşı (Yüksek Lisans tezi), Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2018, s.7</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Yaşar Yücel, Ali Sevim, Klasik Dönemin Üç Hükümdarı Fatih-Yavuz-Kanuni, TTK Yayınları, Ankara 1991, s. 115.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Faruk, Gündüz, “Osmanlı-Safevî Münasebetlerine Umumî Bir Bakış”, Ottoman Akademi,</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> Gökhan Abanoz, Propaganda Unsurları ve İdeolojik Arka Plan Bağlamında Şah İsmail’in Şiirleri Üzerine Bir İnceleme, Belgü Dil ve Edebiyat dergisi</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> Arif Erdoğan, Yavuz Sultan Selim’in Faaliyetlerinde Din ve Siyaset Faktörü (Yüksek Lisans Tezi), Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1998, s.99</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> Mustafa Çetin Varlık, TDV İslam Ansiklopedisi, Çaldıran Savaşı, İstanbul, 1993, s.193</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> A.g.e, s. 193</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a> Arif Erdoğan, Yavuz Sultan Selim’in Faaliyetlerinde Din ve Siyaset Faktörü (Yüksek Lisans Tezi), Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1998, s.25</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[14]</a> Bekir Kütükoğlu, Osmanlı-İran Siyasi Münasebetleri, s.3</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[15]</a> Mustafa Çetin Varlık, TDV İslam Ansiklopedisi, Çaldıran Savaşı, İstanbul, 1993, s.193</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[16]</a> Afyoncu, Sorularla Osmanlı Tarihi, İstanbul, 2013, s.50</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[17]</a> Erhan Afyoncu, Sorularla Osmanlı Tarihi, İstanbul, 2013, s.49</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18">[18]</a> İbrahim Yetiş, Osmanlı-İran Savaşları (Yüksek Lisans Tezi), Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2014, s. 10</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19">[19]</a> Erhan Afyoncu, Sorularla Osmanlı Tarihi, İstanbul, 2013, s.49</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20">[20]</a> Hamidreza Mohammednejad, Osmanlı-Safevi İlişkileri(1501-1576), Doktora tezi, Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2015, s.347</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21">[21]</a> Afyoncu, aynı eser, s.49</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22">[22]</a> Asiye Şenol, Osmanlı-Safevi İlişkileri ve Çaldıran Savaşı(Yüksek Lisans tezi), Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2018, s.64</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23">[23]</a> Ahmet Uğur, Yavuz Sultan Selim, Kayseri, 1992, s.76</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24">[24]</a> Feridun M. Emecen, Yavuz Sultan Selim, İstanbul, 2010, s.147</p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25">[25]</a> A.g.e, s.147</p>
<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26">[26]</a> Tansel, Yavuz Sultan Selim, s.67-68</p>
<p><a href="#_ftnref27" name="_ftn27">[27]</a> Feridun M. Emecen, Yavuz Sultan Selim, İstanbul, 2010, s.146</p>
<p><a href="#_ftnref28" name="_ftn28">[28]</a> Ahmet Uğur, Yavuz Sultan Selim, Kayseri, 1992, s. 81</p>
<p><a href="#_ftnref29" name="_ftn29">[29]</a> Kemal Paşazade, Selim-Name, 82-83</p>
<p><a href="#_ftnref30" name="_ftn30">[30]</a> Erhan Afyoncu, Sorularla Osmanlı İmparatorluğu, İstanbul, 2013, s.49</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://besincimevsim.net/kultur-sanat/tarih/yavuz-sultan-selim-doneminde-osmanli-iran-iliskilerine-kisa-bir-bakis-savaslar-ve-sairler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Filistin Hepimize İnsan Olmayı Öğretiyor</title>
		<link>https://besincimevsim.net/kultur-sanat/tarih/filistin-hepimize-insan-olmayi-ogretiyor/</link>
					<comments>https://besincimevsim.net/kultur-sanat/tarih/filistin-hepimize-insan-olmayi-ogretiyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dilşad Banu Kurtuluş]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 27 Feb 2025 11:13:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[filistin]]></category>
		<category><![CDATA[gazze]]></category>
		<category><![CDATA[hanzala çeviri]]></category>
		<category><![CDATA[soykırım]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://besincimevsim.net/?p=983</guid>

					<description><![CDATA[20’li yaşlarında, yaşadıkları soykırımı bize aktarmak, dünyaya sesini duyurmak için çabalayan, cesur, genç gazeteciler. Motaz, Plestia, Bisan ve daha birçoğu. İsrail şehirlerindeki elektrik kaynaklarını kestikten sonra rüzgâr enerjisinden elektrik üreten onlu yaşlarda bir çocuk. Bütün ailesini kaybettikten hemen sonra dünyaya gerçekleri anlatmak için bir dağ gibi tekrar mikrofonunu eline alan, Filistin’in sembolü bir dev insan; [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>20’li yaşlarında, yaşadıkları soykırımı bize aktarmak, dünyaya sesini duyurmak için çabalayan, cesur, genç gazeteciler. Motaz, Plestia, Bisan ve daha birçoğu. İsrail şehirlerindeki elektrik kaynaklarını kestikten sonra rüzgâr enerjisinden elektrik üreten onlu yaşlarda bir çocuk. Bütün ailesini kaybettikten hemen sonra dünyaya gerçekleri anlatmak için bir dağ gibi tekrar mikrofonunu eline alan, Filistin’in sembolü bir dev insan; Wael el-Dahdouh.</p>
<p>Filistinlilerin sosyal medyada kullandıkları bir dize var: <strong>“We teach life sir.”*</strong> Evet, Filistinliler bize hayatı öğretiyor. Dünyamızın şu an bulunduğu halde; anbean bir soykırımı telefonlarımızdan 7/24 izlememize, 10.000’den fazla çocuğun bilinçli olarak katledilmesine rağmen hiç kimse bu zulmü durduramıyorsa; <strong>hepimiz ölüyüz, yalnızca Filistinliler hayattalar.</strong></p>
<p>İsrail’in zulmü 75 yıldır Filistin topraklarında sistematik bir şekilde devam ediyor. Batı Şeria’dan Gazze’ye, Filistinlilerin yaşadığı her yerde bu bitmeyen zulüm kendini gösteriyor. 1948’de yüzbinlerce Filistinliyi kendi topraklarını bırakıp göç etmek zorunda bırakan en büyük katliamlardan biri; Nekbe yaşandı. O gün kendi topraklarından sürülen Filistinliler bugün ziyaret için dahi kendi ülkelerine, kendi topraklarına giremiyor. İşgalcilerin ve yerleşimcilerin; insana, dünyada insan kılığında gezen canavarlar olduğunu düşündüren zulmü, Filistin topraklarında her geçen gün artarak devam ediyor. İsrail, adeta dünyadaki kötünün bir sembolü gibi yarattığı kötülük sarmalını elinin değdiği her yere götürüyor.</p>
<p>Gazze’de yaşanan soykırıma, idrakimizin dahi alamadığı bütün kötülüklere ve zulme şahitlik ederken ümit etmemizi ise yine Filistinliler sağlıyor. Filistinlilerin bir kez daha gözlerimizin önüne serdiği iman ve direnişle silkeleniyoruz. <strong>Filistin hepimize insan olmayı öğretiyor ve insanlığa var olma ümidi veriyor.</strong></p>
<p>2021 yılında Seikh Jarrah mahallesinde de, israilin süregelen bu zulmüne karşı yeniden tüm dünyayı hareketlendiren bir direnişe şahit olduk. İki kardeş olan Muna El Kurd ve Muhammed El Kurd başta olmak üzere birçok Kudüslü genç evlerinin haksız yere yıkılmasına ve yerleşimci zulmüne karşı ayaklandılar. Barışçıl protestolar ve sosyal medya paylaşımlarıyla seslerini dünyaya duyurmak için İngilizce paylaşımlar yapan bu gençlerin de etkisiyle, dünyanın her yerinde Filistin’in özgürlüğü için protestolar yapılmaya başladı. İnsanlık unuttuğu, 75 yıldır devam eden zulmü tekrar hatırladı ve bu zulme karşı ayaklandı. Filistinlilerin direniş ruhuna 2021’de tekrar şahitlik ettik ve biz de bu direnişin unutulmaması, Filistin’in özgürlüğüne kavuşması için ne yapabiliriz diye sormaya başladık.</p>
<p>Filistin’e dair okuma yaptıkça, uluslararası haber kaynaklarını ve direnişin sesi olan Filistinli gençleri takip ettikçe çok fazla şey öğreniyor ve kendimizi öğrendiklerimizi paylaşmakla mesul hissediyorduk. Bir yandan İsrail’in artan zulmüne anbean şahitlik ederken bir yandan da insanlığın bir çığ gibi büyüyen birliğini görüyorduk. <strong>Filistin, tüm insanları zulme karşı tek yürek olmaya itiyor, din, dil, ırk, inanç fark etmeksizin insan olan herkesi bir araya getiriyordu.</strong></p>
<p>O dönemde, sosyal medyada Filistin’e dair takip ettiğimiz kaynakların birçoğu İngilizce’ydi ve bu içerikleri Türkçe’ye çeviren bir oluşum yoktu. Biz de, dünyada ve özellikle sosyal medyada daha da fazla konuşulmaya başlayan bu direnişin sesini duyurmaya katkıda bulunabilmek için bir çeviri inisiyatifi olan Hanzala Çeviri’yi kurduk ve Instagram hesabımızı açtık. <strong>Bize ilham veren Filistinli bu cesur gençlerin sesinin tüm dünyada duyulmasında bir etkimiz olsun, bu zulme karşı sesimizi çıkaralım, tarafımızı belli edelim ve elimizden ne geliyorsa onu yapalım istedik</strong>. 2021 yılında 200 takipçili küçük bir hesap olan sayfamız, bugün 80.000 takipçiye erişti ve paylaştığımız içeriklerle yaklaşık 11 milyon insana ulaştık.</p>
<p>Sosyal medya, her ferde sesini duyurabileceği bir alan sağlayarak normalde kimsenin bilmeyeceği hikâyeleri bütün dünyanın gözleri önüne seriyor. Gazze’den Motaz, Bisan, Plestia ve daha birçok kahraman gazetecinin yaptığı aslında dünyanın sessiz kaldığı, ana akım medyanın sesini kısmaya çalıştığı hikâyelerini duyurmak. Bir yandan insanları çok ciddi etkileme ve yönlendirme kapasitesine sahip olan bu mecra, bir yandan da gerçeklerin bir haber kanalının filtresinden geçmeden duyulmasını sağlıyor. Bu sayede Gazze’de, Kongo’da veya Sudan’da olanlardan anbean haberdar olabiliyor, yaşanan adaletsizliklere ses çıkarmak için platformlarımızı kullanabiliyor ve küçük hikâyeler gibi gördüğümüz hikâyelerin dünyayı değiştirme gücüne şahitlik ediyoruz. Hanzala Çeviri olarak biz de kendimizi bu değişimin parçası olan bir toplumsal hareket olarak görüyoruz.</p>
<p>Bugün Gazze’deki soykırıma şahitlik ederken yalnızca oradaki mücahitlerin, gençlerin, cesur çocukların ve şerefli Filistin halkının sesi olmak istiyoruz. Tüm bu zulmü topyekûn durdurmaya gücümüz yetmese de inanıyoruz ki Hz. İbrahim’in ateşine su taşıyan karınca misali bir etkimiz olacak. Birlik olarak, yalnızca Filistinlilerin sesi tüm dünyada duyulsun, Filistin özgür olsun isteyen ve bunun için çabalayan hepimizin bir etkisi olacak.</p>
<p><strong>Nehirden denize, Filistin özgür oluncaya dek, hep beraber konuşmaya devam edeceğiz!</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>*Rafeef Ziadah – ‘We teach life sir’</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://besincimevsim.net/kultur-sanat/tarih/filistin-hepimize-insan-olmayi-ogretiyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Dönemin Aynası Olarak İkbal Kıraathanesi</title>
		<link>https://besincimevsim.net/kultur-sanat/tarih/bir-donemin-aynasi-olarak-ikbal-kiraathanesi/</link>
					<comments>https://besincimevsim.net/kultur-sanat/tarih/bir-donemin-aynasi-olarak-ikbal-kiraathanesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hasan SARİBAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 15 Feb 2025 21:44:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[ikbal kıraathanesi]]></category>
		<category><![CDATA[küllük kıraathanesi]]></category>
		<category><![CDATA[orhan kemal]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://besincimevsim.net/?p=932</guid>

					<description><![CDATA[İkbal Kıraathanesi’nin Tarihçesi ve Konumu İkbal Kıraathanesi&#8217;nin kesin kuruluş tarihi net olarak bilinmemekle birlikte, 1. Dünya Savaşı&#8217;ndan önce faaliyete geçtiği ve 1965 yılına kadar varlığını sürdürdüğü bilinmektedir. Nur-u Osmaniye Caddesi ile Vezir Hanı Caddesi&#8217;nin kesiştiği köşede yer alan İkbal, dönemin basın yayın organlarının merkezi olan Babıali&#8217;ye yakın konumuyla dikkat çekmiştir. Bu konum, İkbal’i gazeteciler ve [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İkbal Kıraathanesi’nin Tarihçesi ve Konumu</strong></p>
<p>İkbal Kıraathanesi&#8217;nin kesin kuruluş tarihi net olarak bilinmemekle birlikte<strong>, </strong><strong>1. Dünya Savaşı&#8217;ndan önce</strong> faaliyete geçtiği ve <strong>1965 yılına kadar</strong> varlığını sürdürdüğü bilinmektedir. <strong>Nur-u Osmaniye Caddesi</strong> ile <strong>Vezir Hanı Caddesi&#8217;nin</strong> kesiştiği köşede yer alan İkbal, dönemin basın yayın organlarının merkezi olan <strong>Babıali&#8217;ye</strong> yakın konumuyla dikkat çekmiştir. Bu konum, İkbal’i gazeteciler ve yazarlar için bir buluşma noktası haline getirmiştir.</p>
<p>Son sahibi olduğu bilinen <strong>Malik Bey</strong> dışında, kıraathaneyi kimin işlettiğine dair net bir bilgi bulunmamaktadır. Mekânın uzun yıllar boyunca popülerliğini koruması, İstanbul’un kültürel ve edebi atmosferi üzerindeki etkisini artırmıştır. <strong>İkbal Kıraathanesi’ni Dergâh Dergisi </strong><strong>Dönemi ve Orhan Kemal Dönemi olarak ikiye ayırmak</strong><strong>,</strong> bu mekânın edebiyat tarihindeki önemini daha iyi kavramamıza yardımcı olacaktır. <strong>Ahmet Hamdi Tanpınar</strong>, İkbal Kıraathanesi’ni <strong>ilk keşfedenlerin Yüksek Muallim Mektebi talebelerinden Hasan Ali Yücel ve arkadaşı Hikmet olduğunu</strong> belirtir.</p>
<p><strong>Bir Edebiyat Ocağı Olarak İkbal Kıraathanesi</strong></p>
<p><strong>Dergâh Dergisi ve İkbal</strong></p>
<p><strong>Dergâh dergisi</strong>, <strong>15 Nisan 1921 &#8211; 5 Ocak 1923</strong> tarihleri arasında yayımlanmış, toplam kırk iki sayıdan oluşan ve dönemin edebi ve fikri hayatına yön veren önemli bir dergi olmuştur. Mesul müdürü <strong>Mustafa Nihat Özön</strong> olan dergi, büyük ölçüde <strong>Yahya Kemal Beyatlı</strong>&#8216;nın fikir ve estetik anlayışı doğrultusunda şekillenmiştir. <strong>Dârülfünun Edebiyat Fakültesi&#8217;nde</strong> okuyan genç aydınların oluşturduğu kadrosu ile tarih ve kültüre dayalı yeni bir milliyetçilik anlayışı ortaya koymuş, <strong>Yahya Kemal</strong>&#8216;in &#8220;tarih ortasında Türklüğü aramak ve bulmak&#8221; anlayışı doğrultusunda yayın yapmıştır. Ancak <strong>Dergâh yalnızca bir dergi değil, aynı zamanda bir edebi mahfilin adıdır</strong>. Bu mahfilin en önemli buluşma noktalarından biri ise <strong>İkbal Kıraathanesi</strong> olmuştur.</p>
<p><strong>Ahmet Hamdi Tanpınar</strong>, İkbal Kıraathanesi’nin <strong>Dergâh çevresindeki edebiyatçılar için taşıdığı önemi</strong> <em>Beş Şehir</em> adlı eserinde şu sözlerle dile getirir:</p>
<p><em>&#8220;Kaç nesil ve kaç terbiye burada birleşirdi. Birkaç cephenin hatırasını vücutlarında, hatta yüzlerinde taşıyan çoğu malûl ihtiyat zabitleri, ordudan yaralı ve sakat ayrılmış muvazzaf zabitler, henüz Anadolu&#8217;ya geçmemiş yüksek rütbeli askerler, yarı mutasavvıf, yarı pédéraste, son derece kibar kimi satranç, kimi dama meraklısı ve hemen hepsi müflis birkaç Abdülhamid devri kazaskeri, kim bilir hangi devrin ikinci, üçüncü derecede, halim çehreli ve mütereddit ricali, aşırı milliyetçi ve Ferid Paşa casusu burada, Baudelaire&#8217;in, Verlaine&#8217;in, Yahya Kemal&#8217;in, Haşim&#8217;in, Nedim ve Şeyh Galip&#8217;in hayranı genç Dergâhçılarla beraberdiler.&#8221;</em></p>
<p><strong>Dergâh dergisinin 1923&#8217;te kapanmasının ardından</strong>, İkbal Kıraathanesi belirli bir edebi grup ya da ekolle özdeşleşmemiştir. Ancak <strong>Dergâh çevresindeki isimler</strong>, İkbal’in müdavimi olmaya devam etmiş ve burayı bir fikir alışverişi mekânı olarak kullanmışlardır. <strong>Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Hasan Âli Yücel, Necmeddin Halil Onan gibi isimler</strong>, İkbal’de yapılan edebi sohbetlerin temel taşlarını oluşturmuşlardır.</p>
<p><strong>Orhan Kemal ve İkbal</strong></p>
<p>Dergah dergisinin kapanmasıyla bir süre eski günlerini arayan İkbal Kıraathanesi Orhan Kemal’in gelişiyle eski günlerine geri dönmüştür. Orhan Kemal, İkbal Kıraathanesi’nin en önemli müdavimlerinden biri olmuştur. 1951 yılında Adana&#8217;dan İstanbul&#8217;a gelen Orhan Kemal, İkbal&#8217;e düzenli olarak devam etmiş ve burayı adeta ikinci evi olarak görmüştür. Orhan Kemal’in İkbal&#8217;e olan bağlılığı, sadece bir mekânda vakit geçirmekten öte, buranın sunduğu entelektüel atmosfer ve dostluk ortamıyla da ilgilidir.</p>
<p>Orhan Kemal, İkbal’i şu sözlerle tanımlar:</p>
<p><em>&#8220;İkbal bizim için evimiz kadar, hatta bir bakıma evimizden çok daha bize yakın oldu.&#8221;</em></p>
<p>İkbal, Orhan Kemal’in yazın dünyasında önemli bir yer tutmuş, burada geçirdiği zamanlar eserlerine yansımıştır. Kıraathane, Orhan Kemal için sadece bir sosyal alan değil, aynı zamanda fikirlerini besleyen, yeni hikâyeler doğuran bir mekân olmuştur.</p>
<p>Orhan Kemal, İkbal&#8217;in kapanışını büyük bir hüzünle karşılamış ve şu sözlerle ifade etmiştir:</p>
<p><em>&#8220;Evet, İkbal öldü. Kahkahalarımızın sindiğine inandığımız tozlu aynalar, öfkeli yumruklarımızı kim bilir ne kadar yemiş masaların mermerleri, bizi sırtlarında taşımış iskemleler, kahvelerimizi çaylarımızı hazla yudumladığımız, susuzluğumuzu giderdiğimiz bardaklar, fincanlar falan satıldı. Sabahları önünden geçerken ağlamaklı olduğum İkbal kahvemiz gene yerli yerinde. Ama nerede o bizi aydınlık bakışı, güzel yüzüyle karşılayan İkbal Kahvesi!&#8221;</em></p>
<p>Bu ifadeler, İkbal&#8217;in Orhan Kemal ve diğer müdavimleri için ne denli önemli bir yer tuttuğunu ve kapanışının ardından geride bıraktığı büyük boşluğu göstermektedir. Orhan Kemal’in ölümünden sonra da İkbal Kıraathanesi üzerine pek çok çalışma yapılmış, bu mekân adeta Orhan Kemal ile özdeşleşmiştir.</p>
<h2><strong>İkbal’in Müdavimleri, Sosyal Yapısı ve Kültürel Mirası</strong></h2>
<p>İkbal Kıraathanesi&#8217;nin müdavimleri arasında dönemin pek çok önemli ismi yer almaktadır. <strong>Yahya Kemal Beyatlı, Orhan Kemal, Ahmet Haşim, Hasan Âli Yücel, Necmeddin Halil Onan, Mustafa Şekip Tunç, Abdülhak Şinasi Hisar ve Nurullah Ataç</strong> gibi isimler, İkbal&#8217;in entelektüel atmosferini şekillendiren önemli figürler olmuşlardır.</p>
<p>İkbal Kıraathanesi’nde günün akışı içinde edebi tartışmaların yanı sıra, <strong>satranç ve dama oynayanlar, gazetelerini sessizce okuyanlar ve şiir tartışan yazarlar</strong> bulunurdu. <strong>Tanpınar, Yahya Kemal ve Ahmet Haşim’in burada bir araya geldiklerinde, edebi sohbetlerin büyük bir dikkatle dinlendiğini</strong> belirtir. Özellikle edebiyat çevresinden gelen yazarlar, eserlerini burada tartışır ve yeni fikirler üretirlerdi. <strong>İkbal Kıraathanesi, aynı zamanda usta-çırak ilişkilerinin geliştiği bir ortam halini almıştır.</strong></p>
<p>İkbal ayrıca, dönemin gazetecileri için de önemli bir mekân olmuştur. Özellikle <strong>Babıali’ye yakınlığı sayesinde, basın mensupları ve yazarlar arasında fikir alışverişinin yapıldığı bir merkez haline gelmiştir.</strong> <strong>İsmet Zeki Eyüboğlu</strong>, İkbal’de farklı masalarda <strong>sanat, edebiyat ve toplumsal meseleler üzerine yapılan tartışmaları</strong> aktarmaktadır.</p>
<p><strong>İkbal Kıraathanesi, İstanbul’un kültürel ve edebi hayatında önemli bir yer edinmiş, farklı dönemlerde farklı grupların buluşma noktası olmuştur.</strong> <strong>Dergâh dergisi çevresinden Orhan Kemal’in etrafında toplanan yazarlara kadar uzanan geniş bir yelpazede, İkbal birçok edebiyatçının hayatında iz bırakmıştır.</strong> 1965 yılında kapanmasının ardından mekânın oluşturduğu boşluk, İstanbul’un kültürel hayatında hâlâ hissedilmektedir.</p>
<p><strong>İkbal Kıraathanesi’nin tarihi, yalnızca bir kahvehane tarihinden ibaret değildir; aynı zamanda Türkiye’nin modernleşme sürecinde fikirlerin, sanatın ve edebiyatın nasıl şekillendiğine dair bir tanıklıktır.</strong> Bu bağlamda, <strong>İkbal Kıraathanesi bir dönemin aynası olarak kültürel hafızamızda yerini korumaktadır.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p><strong>Tanpınar, Ahmet Hamdi</strong>. <em>Beş Şehir</em>, İstanbul: Dergâh Yayınları, 2016</p>
<p><strong>Tanpınar, Ahmet Hamdi</strong>. <em>Yahya Kemal</em>, İstanbul: Dergâh Yayınları, 2017.</p>
<p><strong>Birsel, Salah</strong>. <em>Kahveler Kitabı</em>, İstanbul: Sel Yayıncılık, 2019.</p>
<p><strong>Anar, Turgay</strong>. <em>Yeni Türk Edebiyatında Edebiyat Mahfilleri</em>, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, 2011.</p>
<p><strong>Sökmen, Cem</strong>. <em>Aydınların İletişim Ortamı Olarak Eski İstanbul Kahvehaneleri</em>, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, 2010.</p>
<p><strong>Yalvaç, Melek</strong>. <em>Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Tarihi Kentsel Çevrede Mekânlar Üzerinden Bir Semt Okuması: Cağaloğlu Semti Örneği</em>, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, 2019.</p>
<p><strong>Uçman, Abdullah.</strong> <em>Dergâh (Dergi)</em>, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, cilt 9, 1994. Erişim adresi: <a href="https://islamansiklopedisi.org.tr/dergah--dergi" target="_blank" rel="noopener">https://islamansiklopedisi.org.tr/dergah&#8211;dergi</a></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://besincimevsim.net/kultur-sanat/tarih/bir-donemin-aynasi-olarak-ikbal-kiraathanesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>SON DÖNEM OSMANLI AYDINLARINDAN NAMIK KEMAL&#8217;İN EĞİTİM GÖRÜŞLERİ</title>
		<link>https://besincimevsim.net/kultur-sanat/tarih/son-donem-osmanli-aydinlarindan-namik-kemalin-egitim-gorusleri/</link>
					<comments>https://besincimevsim.net/kultur-sanat/tarih/son-donem-osmanli-aydinlarindan-namik-kemalin-egitim-gorusleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Burhan TEMEL]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 07 Feb 2025 13:41:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[maarif]]></category>
		<category><![CDATA[Namık kemal]]></category>
		<category><![CDATA[tanzimat dönemi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://besincimevsim.net/?p=878</guid>

					<description><![CDATA[Oyun yazarı, şair ve yazar olan son dönem Osmanlı aydınlarından Namık Kemal, yalnızca edebiyatla uğraşmamış siyaset alanında da varlık göstermiştir. Tanzimat döneminde yenileşme hareketi içerisinde bulunmuş, halkın cehaletten kurtulmasını toplumsal kalkınmanın öncelikli şartlarından biri olarak gördüğünü belirtmiştir. Eğitimi sırasında dönemin ünlü şair ve düşünürlerinden olan Şinasi ile tanışmıştır. Bu da onun hayatında bir dönüm noktası [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Oyun yazarı, şair ve yazar olan son dönem Osmanlı aydınlarından Namık Kemal, yalnızca edebiyatla uğraşmamış siyaset alanında da varlık göstermiştir. Tanzimat döneminde yenileşme hareketi içerisinde bulunmuş, halkın cehaletten kurtulmasını toplumsal kalkınmanın öncelikli şartlarından biri olarak gördüğünü belirtmiştir. Eğitimi sırasında dönemin ünlü şair ve düşünürlerinden olan Şinasi ile tanışmıştır. Bu da onun hayatında bir dönüm noktası olmuş, Batı düşüncesi ve özgürlük fikri ile tanışmasına olanak sağlamıştır. Namık Kemal, aynı zamanda Batı kültürünü Paris, Viyana, Londra, Bürüksel gibi büyük merkezlerde yaşayarak öğrenmiştir. Bu kültürle tanışmanın sonuçları da asıl olarak yurda dönüşünde kendisini hissettirmiştir.  Nitekim siyasi fikirlerinden dolayı hapis ve sürgün cezaları çekmiş, özellikle Avrupa’dan döndükten sonra yazmış olduğu Vatan Yahut Silistre adlı piyesi nedeniyle Magosa’ya sürgün edilmiştir.</p>
<p><strong>Hayatı</strong></p>
<p>Asıl adı Mehmed Kemal’dir. 21 Aralık 1840’ta Tekirdağ’da doğmuştur. Sultan İkinci Abdülhamit’in müneccimbaşısı olan Mustafa Asım Beyin ve Abdüllatif Paşa’nın kızı Fatma Zehra Hanımın oğludur. Çocuk yaşta annesini kaybeden Namık Kemal, çocukluk ve ilk gençlik yıllarını dedesinin yanında geçirmiş bu süre zarfında Afyon, Lefkoşa, Rize, Kars ve Sofya gibi şehirleri dolaşmıştır. Bu sebeple olsa gerek ki düzenli bir okul hayatı olmamıştır. <a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a>  Dedesi Abdüllatif Paşa’nın Kars’a kaymakam olarak tayin edilmesiyle Kars’a giden Namık Kemal’in fikir olarak uyanışının temelleri bu dönemde atılmıştır.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> Kars’ta iken Vaizzade Mehmed Efendi’den tasavvuf ve edebiyat öğrenmiştir. Yazmış olduğu oyun, şiir ve romanları ile döneminin en önemli isimlerinden olmuştur.</p>
<p>Namık Kemal, ‘’Sanat, toplum içindir.’’ Anlayışıyla hareket etmiş, sanatı ve edebiyatı toplumu eğitmede bir araç olarak görmüştür. Namık Kemal, Avrupa’dan dönüşü sonrası 9 Ağustos 1872’de Mithat Paşa tarafından Gelibolu mutasarrıflığına tayin edilmiştir.  Gelibolu’da sevinç gösterileriyle karşılaşan Namık Kemal’in ilk işi okulların durumunu öğrenmek ve yörenin maarif meseleleri hakkında bilgi almak olmuştur.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> Mutasarrıflığı döneminde birçok sorunu düzeltmeye çalışmış ancak hakkında yapılan oyun ve iftiralar neticesiyle Mütercim Rüştü Paşa’nın sadareti zamanında 11 Aralık 1872’de yani göreve geldikten üç ay sonra görevinden azledilmiştir. Kemal, Gelibolu’da geçirdiği üç ay boyunca idari işleri yanında verimli bir yazı hayatı da ortaya koymuştur. Görevden azledilmesinden sonra İbret gazetesinin başına geçmiş ve burada yazılarını yazmaya devam etmiştir.</p>
<p>İbret gazetesinde Sadrazam Mütercim Rüştü Paşa iktidarını eleştirerek kitaba sansür getiren, yeni kitap baskılarını hükümetin iznine bağlayan yasakçı bir tutum sergilediği kanaatiyle protesto etmiş ve bu konuda uzun makaleler yazmıştır. Bunun sonucunda da İbret gazetesi 110. Sayısında bir ay müddetle kapatılmıştır. (6 Şubat 1873)</p>
<p>1873’te Gedikpaşa Tiyatrosunda Namık Kemal’in yazmış olduğu Vatan Yahut Silistre adlı piyes sergilendiğinde halkta heyecan uyandırmış ve dikkatleri üzerine çekmiştir. Bu gelişmelerin sonucunda İbret gazetesi kapatılmış ve Namık Kemal ertesi gün Magosa’ya sürgün edilmiştir. (9 Nisan 1873) Daha sonra 2 Aralık 1888’de Sakız Adası’nda vefat etmiştir.</p>
<p><strong>Namık Kemal ve Eğitim Hakkındaki Görüşleri</strong></p>
<p>Osmanlı’nın son dönemlerinde eğitimle ilgili birçok yeni gelişmeler yaşanmıştır. 18. Yüzyılın sonlarına kadar dönemin en yaygın eğitim kurumları Sıbyan Mektepleri ve Medreseler olmuştur. Özellikle 1839 Tanzimat Fermanının ilanına kadar eğitim dini ve geleneksel bir nitelik taşımıştır. Tanzimat’la beraber artık ailenin ve devletin eğitim görevlerini sadece dini ve geleneksel açıdan ele almaları yönündeki görüşler zayıflamış, devletin eğitim konusunda topluma karşı sorumlu olduğu görüşüyle bakılmıştır.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a> Bu konuda Namık Kemal’in şu görüşü de son derece önem arz etmektedir:  ‘<strong><em>’Çeşitli mezhep ve ırklardan çocuklar aynı okullarda yetiştirilirse zamanla ülkedeki halkların arzulanan bir kaynaşması meydana gelebilir. Birbirlerine sarılarak büyüyen fidanların sonradan ayrılmalarının imkânsız olması gibi…</em></strong>’’<a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a> Bu dönemde Namık Kemal ile birlikte birçok aydın, eğitimde yeniliklerin olması gerektiğini savunmuş geleneksel eğitime yönelik özeleştirilerde bulunmuştur.</p>
<p>Maarif ciddi bir değer olarak Namık Kemal’in eserlerinde sıklıkla zikrettiği bir durum olmuştur. Öyle ki bu değerle ilgili görüşlerini bildirmekten çekinmemiş devlet kurumları arasında <strong>‘<em>’en müşevveş ve intizamsız olanın Maarif ve Evkaf Nezareti’’</em></strong> olduğundan şikâyet etmiştir.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a> O dönemlerde Mekteb-i Sultani’de dersler Fransızca okutulmaktadır. Namık Kemal Fransızca ders okutulmasını da eleştirmiştir. Yine eğitimin yaygınlaşmasının önemini dile getirmiş bu sorumluluğun yalnızca devlete ait olmadığını, sivil eğitim kurumlarının yaygınlaşması gerektiğini ifade etmiştir. Namık Kemal’e göre Osmanlı devletinin başına gelen sıkıntıların kaynağı maarifin eksikliğidir. Çünkü ona göre Maarif bir millet için ab-ı hayattır ve bütün siyasi meselelerin en mühimidir. Maarif-i Umumiye‘nin devlet ve toplum için ne kadar önemli olduğunu <strong>‘<em>’itikadımızca Maarif-i Umumiye’nin fevaidinden bahsetmek güneşin vasfında kaside söylemek gibidir</em>.’’</strong> Sözleriyle ifade etmiştir.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a></p>
<p>Namık Kemal Avrupa kültürünü ve eğitim sistemini bizzat Avrupa’da yaşayarak öğrenmiş ve yurda döndüğünde çeşitli kıyaslamalar yapmıştır. Batı medeniyetine dair yazılarında eğitim faaliyetleri üzerinde değerlendirmeler de yapmıştır. Nitekim bu değerlendirmelerin sonucunda Avrupa milletleriyle kıyaslandığında Osmanlı’daki eğitim müfredatının çok basit ve Avrupa’nın çok gerisinde olduğu tespitinde bulunmuştur.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a> Esasen Namık Kemal, Londra’daki eğitim faaliyetlerini incelemiş ve oradaki çocukların erken yaşlarda Osmanlı’ya kıyasla üst düzey öğrenim gördüklerini şu sözlerle ifade etmiştir:  <strong>‘’<em>Sıbyan mekteplerine tesadüf olunur ki ekser müdavimleri sinnen hemen ale’l-umum yedi sekiz yaşından ziyade değil iken talim cetvellerinde bizim mekatib-i sıbyananiyeye mahsus</em></strong><em> <strong>olan elif-ba, yazı, a’mal-i erba’a, mebadi-i itikat gibi derslerin hiçbiri bulunmaz ve sebebi hocalardan sual edilse ‘’on beş veya on sekiz seneden beridir mektebe bu türlü mukaddematı bilmez çocuk gelmediği için cedvelde derslerin vücudu abes görülerek lağvolundu’’ cevabı alınır.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a> </strong></em></p>
<p>Namık Kemal, Toplumun eğitilmesinde gençlerin iyi bir eğitim almasında devletin sorumlu olduğu kadar da ailenin sorumluluğuna da değinir. Yine ailenin okul eğitimine katkısından bahsederken Avrupa medeniyetlerini örnek göstermiştir: <strong><em>Avrupa’nın, Amerika’nın birçok yerlerinde tahsil cebridir. Fakat şu malum olmalı ki cebri tahsil kaidesini kabul eden yerlerin ekserinde evladını tahsile sevk etmek için bir âdemi icbar etmeye binde bir kere lüzum görülmüyor. Ekserinin mesarıf-ı beytiyesi için tuttuğu defterlere bakılsa yemek, içmek, gezmek, oturmak gibi ihtiyaca sarf ettiği para ne kadar ise gazete, kitap, mektep masrafı da hemen o kadar ve belki ondan ziyadedir. Öyle babaların, öyle anaların evladı ise mektebe, sinnlerine nispet o kadar gayretli, o kadar malumatlı giderler ki hallerine bakılsa heves-i tahsili pederlerinin hande-i iltifatından öğrenmiş ve lezzet-i irfanı maderlerinin pistan-ı</em></strong><em> <strong>şefkatinden almış zan olunur.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a></strong></em> Namık Kemal’in bu ifadelerine bakıldığında Avrupa ve Amerika gibi zorunlu eğitimin olduğu yerlerde en az gündelik ihtiyaçlar kadar eğitime olanak sağlandığına, herhangi bir zorlamaya gerek duyulmadığını buna rağmen hemen herkesin çocuğunu okula göndermek istediğine değindiği görülmektedir. Eğitimin ancak böyle amacına ulaşacağına inanmaktadır. Namık Kemal, esasen kendi çocuklarının da eğitimine son derece önem vermektedir. Siyasetçi kimliğiyle de bilinen Kemal, Kanun-i Esasi’nin bazı maddelerine muhalefet etmesinden dolayı Girit’e gönderilmiştir. Ancak oğlu Ali Ekrem’in eğitimini sebep göstermiş, Girit’te onun gidebileceği bir okul olmaması nedeniyle Midilli’ye gitmek istemiştir.<a href="#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a> Bu zor şartlar altında çocuklarının eğitimine verdiği önem göz ardı edilemeyecektir. Nitekim o, çocuklarının eğitiminde çok yönlü bir gelişme istemiştir.</p>
<p>Bütün bunların yanında Namık Kemal, kadınların eğitimine de son derece önem vermektedir. Tiyatro eserlerinde bu konuların ele alındığı görülmektedir.  Ayrıca Midilli’den kızı Feride Hanım’a gönderdiği mektuplarda da eğitim üzerinde önemle durmaktadır. Kızı Feride’ye yazdığı mektupları incelediğimizde kızına birçok alanda yol gösterici ve destekleyici bir baba modeli sergilediği görülmektedir. Nitekim kızıyla mektuplaşmalarında onun yazısı ve imla konusunda yorumlar yaptığı da görülmektedir. Bu yorumlar yer yer hafif yer yer sert şekilde olmuştur. Ancak her ne kadar uzaktan da olsa kızına iyi bir eğitim vermeye çalışmaktadır. Mektuplarında kızına, sıklıkla mektup yazarak ve pratik yaparak yazısının güzelleşeceğini şu ifadelerle öğütlemektedir:<a href="#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a></p>
<p>Magosa-22.III. 1876 Tarihli Mektup: <strong>‘<em>’Maşallah, yazın güzelleşiyor, birkaç aydan beri çok ilerledi fakat daha istediğim dereceye gelmedi. Daha çalışmalı, imlaya da dikkat etmeli!’’</em></strong><a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><em><strong>[13]</strong></em></a></p>
<p>Magosa- Tarihsiz Bir Mektup:</p>
<p><strong><em>‘’Yazın biraz güzelleşti fakat imlada yanlışın çok! Bundan sonra yazacağın şeylerin imlasını da beybabamıza tashih ettir, faide görür imla öğrenirsin.’’</em></strong><a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><em><strong>[14]</strong></em></a></p>
<p>Belirttiğimiz mektuplardan da anlaşılacağı üzere Namık Kemal, toplumun eğitilmesine verdiği önemi kendi çocuklarından esirgememiş, kızı Feride Hanım ve oğlu Ali Ekrem’in eğitimlerinin çok yönlü olarak gelişmesini hedeflemiştir. Kızına yazdığı başka mektuplarda onun şiirle ilgilenmesini isterken oğlu Ali Ekrem’in de Fransızca öğrenmesini hatta bunun yanında ikinci bir yabancı dil öğrenmesini sıklıkla tembihlemiştir. Bütün bunların yanında Namık Kemal, eğitime ve eğitim yoluyla ulaşılan bilgiye insan olma vasfının ilk koşulu olarak görecek kadar büyük bir değer yüklemiştir.<a href="#_ftn15" name="_ftnref15">[15]</a> Esasen maarifi; ulus, devlet ve dünya düzeni açısından ele alarak geniş bir çerçeveye oturtmuş bütünüyle insanlığın ulaştığı medeniyetin ana unsuru olarak saymıştır.<a href="#_ftn16" name="_ftnref16">[16]</a></p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Osmanlı son dönem aydınlarından olan Namık Kemal, yenileşme döneminde aktif rol oynayan önemli şahsiyetlerden olmuştur. Avrupa’da yaşadığı dönemlerde Batı kültürüyle tanışmış bunun sonucunda da Batıdaki eğitim ve kültürel çalışmaları yakından takip etmiştir. Ülkeye döndükten sonra çeşitli gazetelerde yazılar yazmış İbret gazetesinin başına geçmiştir. Kazandığı siyasi kimliği sebebiyle birçok defa sürgün edilmiş ve hapis cezaları çekmiştir. Özellikle Batıdaki eğitim sistemiyle Osmanlı eğitim sistemini karşılaştırmış bu karşılaştırmalar neticesinde Osmanlı geleneksel eğitim sisteminin Batıdaki eğitim sistemi karşısında son derece basit bir müfredata sahip olduğu ve geri kaldığı sonucuna varmıştır. Birçok aydın gibi o da eğitim sisteminde özeleştiriler yapmış, toplumun; gençlerin, çocukların ve kadınların eğitilmesi yönünde fikirlerini ifade etmiştir. Esasen geleneksel eğitim sistemi dışında maarif olgusuna son derece önem vermiş, eğitimin aile ve devlet elinde olan büyük bir sorumluluk olduğunu bunun yanında sivil eğitim faaliyetlerinin arttırılmasının gerekliliği üzerinde durmuştur. Kemal, yazdığı tiyatro eserlerinden kadınların eğitimine sıklıkla vurgu yapmıştır. Aynı zamanda kendi çocuklarının eğitimleriyle de bizzat ilgilenmiş sürgün dönemlerinde dahi mektuplarıyla takip etmeye, yönlendirmeye çalışmıştır. O, aynı zamanda sanatı ve edebiyatı da toplumu eğitmek amacıyla bir araç olarak görmüştür. Namık Kemal kendi döneminde ortaya koyduğu fikirlerle büyük bir tesir göstermiş bu tesir bugün dahi önemli bir yerde durmaktadır. Yazdığı yazılarla yenileşme dönemine ve sonrasına büyük katkılar sağlamıştır. Namık Kemal esasen iki temel probleme çözüm yolu aramıştır. Bunlardan ilki Osmanlı bekasının ne surette temin edileceği ikincisi de medeniyet ve terakki yolunda nasıl mesafe kaydedileceğidir.<a href="#_ftn17" name="_ftnref17">[17]</a> Bahsedilen iki problemin de çözüm noktası olarak maarifi görmüş ve bunun üzerinde kafa yormuştur.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>BİBLİYOGRAFYA</strong></p>
<p>Kuntay, Mithat Cemal, Namık Kemal, İstanbul, Alfa Yayınları, 2019</p>
<p>Özcan, Azmi. Türk Maarif Ansiklopedisi.</p>
<p>Akün, Ömer Faruk. TDV İslam Ansiklopedisi.</p>
<p>Kemal, Namık. “Terakki.” Nergiz Yılmaz Aydoğdu ve İsmail Kara (Derl.). Osmanlı Modernleşmesinin Meseleleri. İstanbul: Dergâh Yayınları, 2005.</p>
<p>Tansel, F. A. Namık Kemal’in Mektupları I.</p>
<p>Oğuz, Gülçin. Namık Kemal’in Kozuna Yazdığı Mektuplarda Eğitim ile İlgili Unsurlar. İstanbul, 2006.</p>
<p>Akyüz, Yahya. “Osmanlı Döneminde Cumhuriyete Geçilirken Eğitim-Öğretim Alanında Yaşanan Dönüşümler.”</p>
<p>Varsak, Osman. “Namık Kemal ve Eğitim Görüşleri.”</p>
<p>Aydın, Mithat. “Namık Kemal’de ‘Terakki’ ve ‘Maarif’ Düşüncesi.” Ankara Dil, Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, 2013.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Azmi Özcan, Türk Maarif Ansiklopedisi, Namık Kemal, s.1</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Ömer Faruk Akün, TDV İslam Ansiklopedisi, Namık Kemal</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> A.g.e</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Yahya Akyüz, Osmanlı Döneminden Cumhuriyete Geçilirken Eğitim-Öğretim Alanında Yaşanan Dönüşümler, s.1</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> A.g.e s 1</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Azmi Özcan, Türk Maarif Ansiklopedisi, Namık Kemal</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> A.g.e</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a>  Osman Varsak, Namık Kemal ve Eğitim Görüşleri, İstanbul, 2013, s. 48</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> Namık Kemal, ‘’Terakki’’, Nergiz Yılmaz Aydoğdu ve İsmail Kara (drl.) Osmanlı Modernleşmesinin Meseleleri, İstanbul, Dergâh Yayınları, 2005, s. 214</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> Namık Kemal, Maarif, Osman Varsak, Namık Kemal ve Eğitim Görüşleri, İstanbul, 2013, s. 50</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> Osman Varsak, Namık Kemal ve Eğitim Görüşleri, İstanbul, 2013, s. 53</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> Gülçin Oğuz, Namık Kemal’in Kızına Yazdığı Mektuplarda Eğitim İle İlgili Unsurlar, İstanbul, 2006, S. 59</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a> F. A. Tansel, Namık Kemal’in Mektupları I, S 439</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[14]</a> A.g.e, s. 439</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[15]</a> Mithat Aydın, Namık Kemal’de ‘’Terakki’’ ve ‘’Maarif’’ Düşüncesi, Ankara Üniversitesi Dil, Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi 53, 2 (2013) 451-477 s. 468</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[16]</a> A.g.e., s. 470</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[17]</a> Osman Varsak, Namık Kemal ve Eğitim Görüşleri, İstanbul, 2013 s. 72</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://besincimevsim.net/kultur-sanat/tarih/son-donem-osmanli-aydinlarindan-namik-kemalin-egitim-gorusleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>GÜLBABA</title>
		<link>https://besincimevsim.net/kultur-sanat/tarih/gulbaba/</link>
					<comments>https://besincimevsim.net/kultur-sanat/tarih/gulbaba/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Görgün ÖZCAN]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 17 Jan 2025 06:00:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://besincimevsim.net/?p=573</guid>

					<description><![CDATA[Budapeşte’nin Buda yakasında, nazlı Budin’in kadim sakini Gülbaba’yı selamlarken, kütüphanemde bulunan çocukluk yıllarımın yadigarı “Gülbaba” romanını hatırladım. Bu yeşil ciltli küçük boy kitabımın iç kapağına ilkokul 3.sınıf numaramı yazmışım. İsimler aynı olsa da benim çocukluğumun Gülbabası ile Budin’in manevi fatihi Gülbaba ayrı kişiler. Hatta bu ikisinin dışında da, İstanbul ve Anadolu’da aynı adı taşıyan birden [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Budapeşte’nin Buda yakasında, nazlı Budin’in kadim sakini Gülbaba’yı selamlarken, kütüphanemde bulunan çocukluk yıllarımın yadigarı “Gülbaba” romanını hatırladım. Bu yeşil ciltli küçük boy kitabımın iç kapağına ilkokul 3.sınıf numaramı yazmışım. İsimler aynı olsa da benim çocukluğumun Gülbabası ile Budin’in manevi fatihi Gülbaba ayrı kişiler. Hatta bu ikisinin dışında da, İstanbul ve Anadolu’da aynı adı taşıyan birden çok tarihi/manevi şahsiyet bulunuyor.<br />
Budin 1541’den itibaren 145 yıl boyunca Osmanlı toprağı olarak kalmış. Bir serhat şehri olan Budin’i Osmanlı o kadar sevmiş ve kendine ait bilmiş ki, kaybı acı türkülere konu olmuş;<br />
Ötme bülbül ötme, yaz bahar oldu,<br />
Bülbülün figanı bağrımı deldi,<br />
Gül alıp satmanın zamanı geldi,<br />
Aldı Nemçe, bizim nazlı Budin’i. </p>
<p>Çeşmelerde abdest alınmaz oldu,<br />
Camilerde namaz kılınmaz oldu,<br />
Mamur olan yerler hep harap oldu,<br />
Aldı Nemçe bizim nazlı Budin’i</p>
<p>Budin’in Haçlılar tarafından ele geçirilmesinin ardından onbeşbin muhafız askerle birlikte bütün Müslüman ahali katledilmiş. İslam’ı ve Osmanlı’yı hatırlatan cami, türbe, medrese ne varsa hepsi yakılmış, yok edilmiş. Şehrin manevi fatihinin Tuna’yı nazır Gültepe’deki tekke ve türbesi de yıkılmış bu istilada. Yerine Cizvit Manastırı inşa edilmiş. Ama kaderin cilvesine bakın ki, istiladan ikiyüz yıl sonra adındaki güller gibi yeniden yeşermiş Gülbaba bu mekanda. Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer diyerek hayıflanan misafirlerine; “kadere imanı olanda keder olmaz”, “âşıkda keder neyler gam halk-ı cihanındır” dercesine Gültepe’den Tuna’yı seyretmeye, serhat nöbeti tutmaya devam ediyor külliyesinde.<br />
Tarihi kayıtlardan bir Bektaşî dervişi olduğu anlaşılan Gülbaba, Amasya’nın Merzifon ilçesinde doğmuş. Kanûnî Sultan Süleyman döneminde, 1541 Budin seferinde şehid olmuş. Fetihten sonra 200.000 askerin katıldığı ve Kanûnî’nin de hazır bulunduğu cenaze namazını Ebüssuûd Efendi kıldırmış, cenazesi Gültepe’deki tekkesine, Gülbaba gülşenine defnedilmiş.<br />
Evliya Çelebi, “Dervişleri gazâya gider; yaz ve kış meydanlarında çeşitli şamdan, çerağ, kandiller, buhurdanlar, gülâbdanlar vardır. Kara ve deniz seyyahları mermer kapı ve duvarlarına pek çok beyitler yazmışlardır” dedikten sonra,  “Âşık u sâdıkınım ettim ziyâret ben gedâ / Bülbül-i gûyâ gibi efgân edem ey Gülbaba” diyerek herhalde kendisinin de duvara bir beyit yazdığına işaret eder.  Gülbaba Budin’in fethinden çok önce kurmuş tekkesini buraya. İkiyüzyıl önce Bursa’da yaşamış yoldaşı Geyikli Baba’nın yaptığı gibi ayende ve revendeye bilâ bedel hizmete başlamış. İstimalet denilen bu faaliyetin temel gayesi maddi fetihten ziyade manevi fetih ile gönüller açıp kalpleri ısındırmak. Tuna kıyısında, Gül tepesinde, gül bahçelerinin içinde kurduğu gülşeninde Gülbaba Hristiyan ahaliye tekkesinin ve gönlünün kapılarını açmış sonuna kadar.<br />
Gülbaba’nın bu manevi açılımları Macarları geçmişte olduğu gibi bu gün de etkilemeye devam ediyor. Rozsadomb” (Gültepe) dedikleri bu mekanda yatan Gülbaba’yı Macarlar da bir aziz, kutsal bir şahsiyet olarak kabul etmişler. Hazretin manevi çekim alanına Müslümanların yanında Katolik Macarlar da girmişler. Bu manevi etkileşimlerin doğal neticesi olarak Gülbaba, Macaristan’ın edebî ve folklorik </p>
<p>hayatının bir parçası olmuş. Hakkında Macarca hikâyeler, şiirler, makaleler, piyesler yazılmış. Yaşayan folklor malzemesi olarak menkıbeleri yayımlanmış. Macar ressamlara ilham kaynağı olmuş. Hakkında film ve belgeseller çekilmiş. Müslümanlar kadar Macarlar’ın da manevi dünyasında yer eden Gülbaba’nın türbe ve külliyesi yakın zamanda Türk ve Macar hükümetlerinin ortak girişimiyle çok güzel ve sade bir üslupla ihya edilmiş. Restorasyon sonrasında türbe bahçesi ve külliye tarihi hatıraya uygun olarak güllerle ve ıtırlı bitkilerle donatılmış.  Budapeşte’de, Tuna’nın sağ yakasında Buda tarafında olan Gülbaba gülşenini, ihya edilmiş mevcut haliyle eklediğim linkten online olarak gezebilirsiniz.  https://www.3dpano.com/GulBaba/GulBaba.html<br />
Çocukluğumun Gülbabası ise II. Bayezid devrinde yaşadığı düşünülen bir Hak ereni. Sultan Bayezid, saltanatının ilk yıllarında o zaman koruluk olan Galata’da avlanmak için gezerken, gül fidanları arasında bir kulübeye rastlar. İçeri girdiğinde kulübenin dışı gibi içinin de çeşit çeşit güllerle kaplı olduğunu görür. Renk renk gül fidanları arasında, gül kokuları içinde bir adamla, Gülbaba’yla karşılaşır, tanışır, halleşir.  Sohbetinden çok memnun kaldığı bu veli zatın bir isteğinin olup olmadığını sorunca, Gülbaba “Padişahım şu tepeciğe bir mektep kur da orada okuyup yazanları hizmet-i hümâyununda istihdam et” der.  Bunun üzerinde oracıkta bir cami, her birinde ikişer yüz talebenin eğitim görebileceği üç koğuş, her koğuşa birer hamam ve mutfak, zabitan dairesi ve diğer binalar inşa edilir.  Bu külliye Galata Sarayı adı ile devşirme acemi oğlanlarının Enderun için yetiştirildiği itibarlı bir hazırlık okulu olur. Gülbaba’nın himmeti ile kurulan bu okulun serencamı, 1868 yılında Sultan Abdülaziz devrinde açılan Galatasaray Mekteb-i Sultanisi ile farklı bir şekil alarak bu güne kadar devam eder.<br />
Menkıbevi yönü baskın olan bu hikayenin orijinal tarafı, bugünün profan zihin dünyasının aksine Devlet-i Âliye’ye bürokrat yetiştiren Enderun  hazırlık okulunun köklerinin manevi bir şahsiyete izafe edilmiş olmasıdır. Başkaları için yaşamayı düstur edinmiş fütüvvet erbabı evliyâ hazerâtından birisi olduğu anlaşılan Gülbaba’nın kabri, Beyoğlu’nda Gülbaba sokağında bulunuyor. Budinli ve Galatasaraylı Gülbabalarımızın dışında da Anadolu’da ve İstanbul’da birden çok Gülbaba makam veya merkadi var. İstanbul’un Avrupa yakasında Karagümrük, Eyüp, Cibali, Küçükmustafapaşa ve Silivrikapı’da; Anadolu yakasında ise Üsküdar, Kısıklı, Merdivenköy ve Beylerbeyi’nde Gülbaba türbeleri ziyaretçilerini bekliyor.  Anlaşılan o ki, güle bir çiçek olarak tutkunluğumuzun ötesinde, Peygamber remzi olarak beslediğimiz muhabbet, değişik yerlerde birden çok Gül Baba makam ve merkadinin var olmasına zemin hazırlamış.<br />
Edebiyatımızda bu derin muhabbeti yansıtan şiir ve nesir olarak eski ve yeni sayısız eser bulunuyor. Bunlara bir örnek olarak I. Ahmed’in aşağıdaki kıtası ile bitirelim yazıyı. Bahtî mahlasını kullanan Sultan, peygamber sevgisini gül remzi ile şöyle ifade etmiş:<br />
N’ola tâcım gibi başımda götürsem dâim<br />
Kadem-i pâkini ol hazreti şâh-ı Rüsul’ün<br />
Gül-i gülzâr-ı nübüvvet  o kadem sahibidir<br />
Bahtiyâ durma yüzün sür kademine o gülün</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
1-Semavi Eyice, “Gülbaba Tekkesi ve Türbesi” TDV İslam Ansiklopedisi, c.16, s.228-230<br />
2-Mehmet İpşirli, “Galata Sarayı”, TDV İslam Ansiklopedisi, c.13, s.322-323<br />
3-İsmail Tosun Saral, “İstanbullu Gülbabalar”, Gazi Üniversitesi Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, Haziran 2005, Sayı 34, s.341-354</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://besincimevsim.net/kultur-sanat/tarih/gulbaba/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
